
İstanbul Swissotel'de 2 – 3 Kasım tarihlerinde Güney Kürdistanlı bazı yetkililer ile Türkiye’den aralarında bir kısım akademisyen, emekli diplomat ve gazetecilerin de bulunduğu bazı kesimlerin katılımıyla toplantı serileri gerçekleştirildi. Toplantılar basına kapalı yapıldı ve Türkiye medyasına da pek az yansıdı. Toplantının aktörleri meşhur Atlantik Konseyi, Kolombiya Üniversitesi, Amerikan Üniversitesi ve Norveç Dışişleri bakanlığı. Türkiye’den ise Gülen cemaatinin strateji kuruluşu SETA vakfı ile yine aynı cemaatin Abant Platformu isimli organının bünyesinde hareket eden kişiler katıldı. Toplantının adı ise “İleriye Uzanan Yol: Türkler ve Iraklı Kürtler Arasında İlerlemeyi Pekiştirmek” olarak belirlenmiş. Toplantının sürpriz katılımcısı ise meşhur Encümen-i Danış üyesi, 12 Eylül darbesi danışma kurulu üyesi, emekli generallerin strateji merkezi Bilgesam üyesi, emekli diplomat ve “akil adam” gibi bir sürü sıfatın sahibi İlter Türkmen oldu.
Güney Kürdistan’dan ise Mesut Barzani’nin ofis sekreteri Fuad Hüseyin, eski Dış ilişkiler sorumlusu yeni Eğitim bakanı Sefin Dizayi, İç işleri bakanı Kerim Sincari, Petrol bakanı Aşti Hawrami ve Celal Talabani’nin yakın adamı Kamran Karadaxi’nin de içerisinde bulunduğu 15 kişi katıldı. Heyet içerisinde Güney’in 3 şehri olan Hewlêr, Süleymaniye ve Duhok’un ticaret odası başkanları ile üniversite rektörleri de yer aldı.
Bilindiği gibi bu toplantının ilk ayağı geçtiğimiz Nisan ayında ABD’de yapılmış ve epeyce tartışma konusu olmuştu.
Aslında, Atlantik Konseyi üyesi ve “PKK’yi Silahsızlandırma, Dağıtma ve Yeniden Entegre Etme” (Ekim 2007) ile “Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven İnşaası” (Haziran 2009) raporlarının yazarı David L. Phillips, 17 Eylül tarihinde Zaman gazetesinde yayınlanan bir röportajında İstanbul’daki bu ikinci toplantıyı haber veriyor. Eylül ayında yapılması planlanan toplantının Kasım’a ertelendiğini söyleyen Phillips, toplantıya katılacak bileşimden tutalım amacına kadar her şey hakkında bilgi veriyor.
İstanbul’daki toplantılardan sonra Güney heyeti bazı gazetecilere kısmi değerlendirmelerde bulundular. Fuad Hüseyin Türkiye ile Güney Kürdistan’ın güvenliklerinin artık bir ve ayrılmaz olduğunu ve “Kürt açılımı”nı da desteklediklerini söyledikten sonra “Türk yetkililer açılım konusunda ne zaman destek isterlerse vermeye hazırız” dedi. Hüseyin Kerkük konusunda da bunun Irak’ın iç sorunu olduğunu ve anayasanın 140 maddesi gereğince ele alınacağını söyledi ve Türkiye’den de “destek” beklediklerini belirtti.
Fuad Hüseyin böyle diyedursun 4 Kasım tarihinde TC’nin Irak büyükelçisi uluslar arası ilişkilerde ender görülen tuhaf bir şey yaparak Irak seçim yasası komitesinin toplantılarına “resmi” bir biçimde katılarak “görüş”lerini ifade etti. Büyükelçi her ne kadar seçim yasası konusunda taraf olmadıklarını söylese de komşu bir ülkenin iç işleriyle ilgili bir komite çalışmasının resmi oturumlarında ne aradığının cevabını vermedi. Gayet açık ki derdi Kerkük’tü. TC’nin de yaptığı dünya alemin gözü önünde hem de “resmi” olarak bir ülkenin iç işlerine karışmaktı. Nitekim TC devletinin on yıllardır ama özellikle de 2003 yılından bu yana Kerkük’e fiili ve gizli operatif müdahalelerde bulunduğu sır değildir. Hatta meşhur “çuval olayı”nın da bu yüzden vuku bulduğunu sağır sultan dahi biliyor. Durum böyleyken Fuad Hüseyin’in kalkıp ortak güvenlikten ve Kerkük konusunda Türkiye’nin desteğinden (!) bahsetmesi durumun vahametini gösteriyor. Aslında Güney Kürdistan yönetiminin içerisinde bulunduğu neredeyse “mandater” bağımlılığı gösteriyor. Yani TC neredeyse Güney’i fiili olarak yönetmenin eşiğine gelmiş, Güneyli yetkililer ise Swisotel’in konforunda “ortak güvenlik”ten bahsediyor. Ortak güvenlik eşitler arasında olur. Eşitlik yoksa o güvenlik değil birinin diğerinin insafına kalmasıdır.
Güney’in yeni eğitim bakanı Sefin Dizai ise “PKK’yi tasfiye” planları konusunda silahlı seçeneğin başarılı olmadığını itiraf etmekle beraber açıkça “farklı yöntemler” üzerinde durduklarını ve bunların gerçekleşmesi halinde “PKK’nin kendi kendini bitireceğini” iddia ediyor. Dizai daha da ileri giderek Barış Gruplarının görkemli karşılanmasını “duygusal” olarak nitelendiriyor ve DTP’ye “halkı kontrol etmesi” şeklinde nasihat edecek kadar pervasızlaşıyor. Bunu söyleyen Dizai 1991 ile 2003 süreçlerinde Güney Kürdistan’da ortaya çıkan halkın coşkusunu nasıl yorumluyor? O da acaba “halkın kontrolden çıkması” mıydı? Elbette değil. Halkın zulümden kurtuluşu ve olası barışı kutlaması kadar haklı bir şey olabilir mi? Dizai bu yaklaşımıyla Kürt ve Kürdistan’a kendi dar, ailesel ve rant penceresinden baktığını ortaya koymuş oluyor. Yoksa Kürdistan’ın farklı parçalarındaki özgürlük coşkularına böyle bölücü bir yaklaşım ortaya koymazdı. Öte yandan Dizai eğitim konusunda da TC eğitim sistemini örnek alacaklarını ileri sürüyor. Eğer böyleyse “vay Güney Kürdistan halkının haline” diye bağırmak gerekiyor. Asimilasyoncu, ırkçı, ezberci, tekçi ve tahrip edici bir eğitim sistemi Güney’e taşırılacaksa buradaki halkımızı kötü bir gelecek bekliyor demektir. Ne yazık ki Fetullah okullarıyla bunun pratik adımları da atılmış.
Türkiye ile Güney Kürdistan yönetimleri, ABD ve İngilizlerle beraber, Güney’in on milyarlarca varil petrol ve “binlerce milyar” metreküp doğalgazı üzerinde tam bir rant birlikteliği yolunda hızla ilerliyorlar. Öte yandan “sınır”ın her iki tarafındaki Kürtler ise yoksullukla pençeleşiyor. Bu duruma karşı durup “hayır” diyen PKK’ye karşı ise derinlerde türlü Anglo-Sakson – İttihatçı – Fetullahçı “çorap örme” faaliyetleri geliştiriliyor.
Son olarak Türk meclisinde “açılım” tartışıldı ve hükümet adına konuşanların cümle aralarına gizlemeye çalıştıkları niyetleri yine sırıttı. Yukarıdaki tablo “açılım” denen şeyin özüdür. Gerisi “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete”dir.
Akif Roj
Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info
{rokintensedebate}




22.10.2009
Kasım Engin