Uzun süredir Türkiye’nin gündeminde olan “Kürt açılımı” veya “Demokratik açılım”ın bir süreliğine rafa kaldırıldığından söz ediliyor. Bu durum hem Kürtler, hem de Türkiye’nin geleceği açısından ciddi bir durum olduğu kadar, belirsiz bir sürece de kapıyı aralama özelliğine sahiptir. Söz konusu durum akla farklı soruları getiriyor.
Rafa kaldırma söylemiyle hedeflenen az-çok tahmin ediliyor, ama anlaşılmayan Türk yetkililerinin ikide bir karar değiştirmeleri, dar ve istikrarsız bir duruş sergilemeleridir. Doğrusu bu tablo ile Kürt halkına eskiden olduğu gibi yine başka bir alternatif bırakılmıyor. Savaş ortamının son bulması, barış ve demokratik ortamının gelişmesi için, tarihte Kürtler kadar fedakârlık yapmış bir halk örneğine rastlanmak mümkün değildir. Sözde “Açılım” politikası ile Kürt sorununun barışçıl-demokratik yollardan çözümü için tartışmaların yürütüldüğü bir dönemde Türk ordusunun aralıksız düzenlediği askeri operasyonlarda dokuz Kürt gerillası yaşamını yitirdi. Buna rağmen barışın sağlanması ve kanın durması için Kürtler yaşadıkları her yerde barış çalışmalarını aralıksız yürütmeye devam ediyor.
Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda ekmek ve su kadar barışa ihtiyaç duyulduğu bu dönemde Türk yetkililerinin yaptıkları konuşmaların tümü şüphe uyandırmakta ve sinsi oyunlara mesaj veren yaklaşımlar içeriyor.
Cumhurbaşkanı Gül “Kürt sorununda iyi şeyler olacak” dedikten hemen sonra cümlenin devamında “PKK’nın tasfiyesi için gerekli koşulların tümü müsait” sözü ile devletin gerçek politik çizgisinin ipucunu veriyordu. Bu açıklamaların samimiyet içermediği ve demokrasinin temel ilkesi olan açıklık prensibine ters düştüğü açıktır. Bu açıklamaların bir zorunluluktan veya zorlanmadan, kaynaklı olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü bugün Türkiye’nin yaşadığı ekonomik krizin yanında, siyasal bir kriz de yaşanmaktadır. Bir yandan “iyi şeyler olacak” derken, öte yandan “PKK’nin tasfiyesi için ortam müsait” açıklaması her iki tarafı dengelemeye yönelik girişilen politik çizginin açıklaması olarak anlaşılmalıdır. söz konusu politikanın Kürt özgürlük mücadelesini tasfiye etmeye yönelik bir girişim olduğu artık netleşmiş bulunuyor. Türk devletinin bu temelde geliştirdiği yeni politik çizgi, Kürtleri uyutarak ve oyunlarla sisteme eklemlemek özelliğinden başka bir içeriğe sahip değildir.
Kendisini sözde “demokratik açılım”ın mimarı olarak gören İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, son günlerdeki açıklamalarına gülmemek elden değil. Açıklamaları ve yaklaşımları sorumlu bir bakandan çok ticaret yapan bir tüccara benziyor. Çünkü kendisinin öğretmeni olan ve ona bu dersi veren Erdoğan zaten bir tüccardır. Sanki ortak bir ticarete girişmişler de, sonrasında işler yolunda gitmemiş, dolayısıyla bu ticareti durdurma kararı almışlar gibi bir yaklaşım sergilemesi tam trajikomik bir tiyatro oyununu andırıyor. Bundan daha gülünç ve komik bir durum olabilir mi? Kamuoyuna benimsemeye çalıştıkları bu politikada kendilerini ikna etmedikleri gibi, her ağızları açıldığında DTP’yi suçlamaları, çırpındıkça daha fazla batma misali, sonlarını hızlandırıyorlar. Bu kadar ahlaksız ve adaletsiz başka bir girişim yaşanmamıştır herhalde.
Hükümet yetkililerinin açıklamaları bu gelişmeler ışığında esen rüzgâra göre bir içerik ile yapılıyor. Tasfiye konsepti dışında somut bir plan ve projeleri olmadığı gibi, samimiyet ve açıklık da söz konusu değildir. Bu yüzden dışarıdan ve içerden baskın gelen her rüzgâra karşı yelken açıyorlar. İradeli bir duruş söz konusu olmadığı gibi, stratejik bir yaklaşımları da yoktur. Olsa da bu, en azında Kürtlere yönelik farklı ve imhavari bir şekilde yürütülmektedir.
Belki de bu ülkeye barış ve istikrarın gelmesini istemeyen tek ülke Türkiye’dir. Bu yaklaşım genel Türk halkının yaklaşımı değildir, sadece bir avuç rantçı ve işbirlikçi kesimin yaklaşımıdır. Yine dünyada iflas etmiş ve itibarını yitirmiş milliyetçilik ve faşizan yaklaşımlara yeniden sempati duyan bazı çevrelerin provakatif yaklaşımları ve oyunları yüzünden akan kanın devam etmesi ve acıların yaygınlaşmasını dayatmak isteyenlerin yaklaşımlarıdır. Bunu yaparlarken de, toplumda hassasiyeti bulunan, sözde şehitlerine ve gazilerine sahip çıkarak yapmaktadırlar. Bu kadar ikiyüzlülük olur mu? Bu politikalarınızla siz bu anlamdaki potansiyeli daha da mağdur ettiğinizin farkındasınız, ama açıklamak işinize gelmiyor.
Çözüm demek istikrar ve huzur demek, ekonomik olarak güçlenme ve her türlü yolsuzluk ve yozlaşmadan kurtulmak demektir. Bunu istemeyenler, bu anlamda belirtilenleri yapanlardır veya bir yerlerden nemalananlardır. Son süreçte yaşanan bu şansı değerlendirmemek Erdoğan’ın deyimi ile “başa dönmek” ne anlam geliyor? Burada tehdit edilen sadece Kürtler değil, kendileri ve çözümleri dışında farklılıklara izin vermemektir de. Çünkü her şeyin kendi tekellerinde olmasını istiyorlar.
Bu mücadelede başa dönenler çok oldu. Ama sonuçta siyaset sahnelerinde adları kalmadığı gibi, esameleri okunmuyor. Doğan Güreş ve Tansu Çiler ekibi on kez başa döndüler, hatta çok gözü kara davranarak dört bin köy yakarak, binlerce sivil Kürdü katlettiler. Adlarına yazılacak bir başarı ortaya çıktı mı? Bu açıdan Erdoğan’ın “başa dönme” hikayesi her şeyden önce kendi sonunu hazırlamaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Başa dönme savaşın daha yaygınlık kazanması anlamına gelir ki, bunu Erdoğan ve AKP’nin kaldırması mümkün değildir. Çünkü yaşanan gelişmeler Erdoğan’ın nasıl bir sonla biteceğini tartışılır duruma getirmiştir. Hayırlı bir iş yapan barış yolunda samimi olur, yoksa her mitingde “beraber yürüdük bu yollarda” teraneleri ile kimseyi kandıramaz. “Dönen dönsün, ben dönmem yolumdan” diyen Erdoğan hani nerede şimdi?
Türkiye’de her ağzını açan “Kürt sorununu çözen lider, tarihe geçer” diyordu. Bu söylem doğru olduğu kadar anlamlıdır da. Büyük kişilikler yaptıkları onurlu ve doğru pratiklerle tarihte hak ettikleri yeri almışlardır. Eğer Erdoğan bu konuda iddialı ise Kürt sorununa doğru temelde yaklaşır ve böylece gelecekleri tehlikede olan Türk ve Kürt gençleri, onu tarih sayfalarında ölümsüzleştirirler. Ama yaptığı gibi samimiyetsizliğinde ısrar ederse o zaman da onu tarihin çöp sepetine postalarlar. Zaten Kürtler yürüttükleri mücadele ile dünyada yeni bir tarih yazıyorlar. Buna bütün dünya şahittir. Haburdan-Diyarbakır’a doğru binlerin katıldığı barış yürüyüşü yazılan tarihten önemli bir kesittir. Bunun mimarları da bütün kamuoyu tarafından biliniyor. 19 Ekim 2009 günü tarih sayfalarında şimdiden hak ettiği yeri fazlasıyla edinmiştir.
Sinan Sinegir
Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
www.lekolin.org-net-info
{rokintensedebate}




22.10.2009
Kasım Engin