
‘PKK’yi Tasfiye Planları’nın Aktörlerinden Atlantik Konseyi ve Norveç
Washington merkezli Atlantik Konseyi (Atlantic Council), ABD’nin en önde gelen düşünce kuruluşlarından biridir. NATO’nun sivil propaganda aracı olarak da bilinen Atlantik Konseyi kuruluş amacını “ABD liderliğini geliştirmek, Atlantik ötesi işbirliğini güçlendirerek 21’inci yüzyılın sorunlarına çözümler üretmek” olarak açıklıyor. Kuruluşun başkanlığını hazırladığı birçok raporla ismi duyulan Cumhuriyetçi Nebraska eski senatörü Chuck Hagel, başkan yardımcılığını da Frank Burwell yapıyor.
Atlantik Konseyi üyeleri arasında, Türkiye ve Irak Kürtleri, Kıbrıs ve Ermenistan krizlerinde yazdığı raporlarla tartışma yaratan David L. Phillips, Güney Kürdistan hükümetinin dış politika siyasetine yön veren ve ABD ile ilişkilerini düzenleyen Washington'daki Kürt Enstitüsü başkanı Necmeddin Kerim, bir dönem Mesut Barzani’nin danışmanlığını yapan ABD’li eski büyükelçi Peter Galbraith, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Güney ve Doğu Asya’dan sorumlu politika analizcisi Mike Amitay, Irak yeniden yapılandırma ve hümaniter yönlendirici ofisinin eski direktörü Jay Garner, Uluslararası Kriz grubunun, Ortadoğu programları direktör yardımcısı Joost Hilterman, Amerikan Türk Konseyi, savunma ve güvenlik işleri başkanı Preston Hughes, RAND Corporation kıdemli politik uzmanı Stephen Larrabee, ‘Kan ve İnanç: PKK ve Kürt özgürlük savaşçıları’ adlı romanın yazarı Aliza Marcus, Scowcroft grubunun kurucu üyesi Eric Melby, Amerikan Üniversitesi, Global barış merkezi, Ortadoğu programları direktörü Carole O’Leary, Güvenlik çalışmaları uluslararası enstitüsünün direktörü Andrew Parasiliti, Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri Kieran Prendergast, Transatlantik ilişkiler program direktör yardımcısı Cynthia Romero ve Türkiye eski ABD büyükelçisi Ross Wilson bulunuyor. Atlantik Konseyinin bütün çalışmalarına ve projelerine destek veren ülke ise Norveç’tir.
1993 yılındaki Oslo Barış sürecinde, İsrail ve Filistin arasındaki görüşmeleri yönlendiren ve bu sürece kapılarını açan Norveç olmuştu. Son yıllarda da PKK ve Kürtler konusunda aktif olan ve ismi geçen ülke konumundadır. Norveç’in Kürtlere olan ilgisinin nedeni elbette yine petroldür. Norveç Petrol Şirketi DNO International, Güney Kürdistan’da, Kürt hükümetiyle yaptığı ortaklık ve anlaşmalar çerçevesinde uzun bir süredir petrol çıkarma-arama çalışmaları yürütüyor. PKK’nin bölgedeki varlığı Norveç’i de rahatsız ediyor. PKK’nin denetimindeki Medya Savunma Alanları olarak bilinen Zagros kemeri, henüz ortaya çıkarılmamış petrol kaynaklarının çoğuna sahiptir. PKK’nin bölgeden çıkarılması ya da tasfiyesi diğer petrol sömürgecileri gibi Norveç’in de işine gelmektedir.
Atlantik Konseyinin 2006’da hazırladığı bir raporda, Türkiye’nin küstürülmemesi için PKK ve Kıbrıs konusunda somut adımların atılması ve iki ülke arasında “yapılandırılmış bir etkileşim mekanizmasının” kurulması öneriliyordu. Atlantik Konseyinin hazırladığı raporun devamında ise, “Ortadoğu’daki en duyarlı ve potansiyel vadeden ilişkilerden biri, ABD çıkarlarının merkezindeki Irak ve Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi olduğu” ileri sürülüyordu. Bu anlamıyla özellikle Güney Kürdistan ile siyasi ilişkilerin geliştirilmesi, enerji ve ulaştırma alanındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, Türk ticaret ve yatırımlarının bölgeye teşvik edilmesi, Zaxo’daki Habur kapısına ilaveten ikinci bir kapının açılması gibi öneriler de bulunuyordu. Atlantik Konseyinin önerisine uygun olarak, iki ülkenin Dışişleri Bakanları Abdullah Gül ve Condoleezza Rice tarafından “Türk-Amerikan Stratejik Ortaklığını İleri Götürmek için Ortak Vizyon ve Yapılandırılmış Diyalog” mutabakatı için anlaşmaya varıldı. Mutabakat metninde TC devletinin sorunlarına çözüm bulunacağı ve öncelikli sorun PKK’nin tasfiyesi olacağı belirtiliyordu. AKP hükümetine, PKK’nin tasfiyesi için gereken ABD desteği verilerek AKP’nin ordu karşısında eli güçlendirilecekti. Güney Kürdistan hükümeti ile de ilişkiler uzun vadeli bir plan dahilinde geliştirilecekti. AKP hükümeti, ABD’den ‘sıcak istihbarat paylaşımı’ ve ‘nokta operasyonu’ sözü aldıktan sonra ‘sınır ötesi’ operasyon tezkeresi çıkarmak için çalışmalara başladı. 9 Ekim 2007’de toplanan “Terörle Mücadele Yüksek Kurulu”, sınır ötesi operasyon için hazırlanacak tezkerenin meclise gönderilmesine karar verdi. Toplantı sonrasında açıklama yapan Başbakanlık sözcüsü Cemil Çiçek, sınır ötesi operasyon tezkeresinin, Anayasanın 92. maddesi esas alınarak hazırlandığını ve tezkerenin hedefinin doğrudan doğruya PKK olduğunu belirtti. Hemen ardından 17 Ekim’de, ‘sınır ötesi operasyon tezkeresi’ mecliste 507 oyla kabul edildi.
5 Kasım 2007 yılında TC başbakanı Tayip Erdoğan’ın ABD ziyaretinde, ABD Başkanı George Bush ile yaptığı görüşmede PKK’nin tasfiyesi için bir dizi eylem planı hazırlandı. Buna göre Türkiye ordusunun isteği doğrultusunda Güney Kürdistan’a yönelik askeri bir operasyon düzenlenecekti. 30 yıldır NATO olarak PKK’ye karşı tüm kirli savaş yöntemleriyle TC devletini destekleyen ve savaşan ABD, askeri operasyonlarla PKK’nin tasfiye edilemeyeceği, tasfiyenin siyasi alanda atılacak adımlarla olabileceğini belirtiyordu. Toplantı sonrasında açıklamada bulunan Bush, “PKK, Türkiye, Irak ve ABD’nin ortak düşmanıdır. PKK’yi tasfiye, Türkiye ve ABD’nin ortak hedefidir” ifadesini kullandı. Benzeri bir açıklamada Eylül 2005’te, ABD Dış İşleri Bakanlığı Irak Sorumlusu ve şimdiki ABD’nin Türkiye büyükelçisi James Jeffrey ve ABD’nin Ankara’daki Maslahatgüzarı Nancy McEldowney, ‘PKK’nin El Kaide’den farksız olduğu’nu söylemişlerdi. PKK bugüne kadar hiçbir ABD hedefine yönelik saldırıda bulunmamıştı ama ABD, ‘PKK’yi düşman’ olarak ilan etmişti. ABD, PKK’nin savunduğu KCK sistemi ve Kürdistan genelindeki etkisiyle sahip olduğu askeri gücünü kendi bölge çıkarları açısından bir tehdit olarak görmektedir. Çünkü ABD tarafından ‘kontrol edilemeyen’ her güç bir tehdittir ve düşmandır. Yani ABD’nin Kürdistan üzerindeki planlarında PKK büyük bir engeldi. Petrol-doğalgaz boru hatları Kürdistan’dan geçiyordu. Aynı zamanda Kürdistan su ve petrol kaynakları olarak da zengindi. Böylesi stratejik konumu olan bir bölge mutlaka denetime alınmalıydı.
Atlantik Konseyinin ‘PKK’nın Silahsızlandırılması, Terhisi ve Yeniden Entegrasyonu’ başlıklı bir başka raporunda, PKK ile mücadele konusunda ABD ve Türkiye’nin ortak çıkarlarına uygun bir dizi öneriler de bulunuyor. Raporda, Türkiye’nin PKK’ye karşı olası bir sınır ötesi operasyonuna ABD’nin istihbarat desteği vermesi gerektiği yoksa operasyonun başarısız olması halinde bu durumun PKK’nin lehine döneceği ve PKK’yi güçlendireceği, bunun da ABD’nin çıkarlarına ve boru hatlarının güvenliğine zarar vereceği belirtiliyor. Raporun ilerleyen kısımlarında ise: “Irak’ta ABD’nin kaybetmesi demek aynı zamanda acil global sorunlara müdahale etmede öncülük yapması gereken ABD’nin güç ve otoritesinin sarsılmasına neden olabilir. ABD, müttefikleri olan Türkiye ve Irak Kürdistan’ı arasında seçim yapma gibi bir pozisyonu kabul etmemektedir. Türkiye, Amerika’nın en güçlü ve en çok güvenilir stratejik ittifaklarından biridir. ABD aynı zamanda Irak Kürtlerinin ve Kürdistan bölgesel hükümetinin güçlü bir destekleyicisidir. ABD, PKK’nin etkisizleştirilebilmesi için Türkiye’nin istemlerine yanıt vermelidir. Türkiye, ABD’nin Irak’taki çıkarlarına zarar vermeden hareket etmelidir” deniliyor.
‘PKK’nin tasfiyesi’ için hazırlanan planın birinci evresi 21 Şubat 2008’de TC ordusunun ABD’den aldığı izin ve destek doğrultusunda Güney Kürdistan’ı işgal etmesiyle başladı. 8 gün süren savaşta TC ordusu HPG gerillaları karşısında büyük bir hezimet yaşayarak geri çekilmek zorunda kaldı.
Türkiye’deki bütün hükümetlerin dış ve iç politikalarında ve ABD ile ilişkilerinde belirleyici olan Atlantik Konseyi, AKP hükümeti dönemindeki dışişleri bakanlarının belirlenmesinde de hükümete önerilerde bulunmaktadır. AKP’nin eski dışişleri bakanı Abdullah Gül ve kabine dışından bakanlığa getirilen Ahmet Davutoğlu da Atlantik Konseyinin istemleri doğrultusunda olmuştur. AKP hükümetinin dışişleri bakanları Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun ABD ziyaretlerinde en çok uğradıkları, dışişleri, müsteşar ve danışmanlarının perspektif aldıkları önemli bir merkez konumundadır.
Atlantik Konseyi’nin 2009 Nisan ayında Washington’da yapılan toplantısı sonrasında David L. Phillips tarafından hazırlanan “Irak Kürtleri ve Türkler Arasında Güven İnşası” raporunda, AKP hükümetinin ‘Kürt açılımı’ ya da ‘demokratik açılım’ planları için önerilerde bulunulmuştu. Türkiye’deki ‘açılım’ çalışmaları Atlantik Konseyi’nin raporu esas alınarak başlatılmıştır. Raporda belirtilenlerin büyük bir çoğunluğu pratikte uygulanmıştır.
Raporda şu görüşlere yer verilmektedir:
- PKK, askeri tedbirlerle bitirilemez. Salt askeri yaklaşımlar PKK’nin kitle desteğinin çoğalmasına ve problemin büyümesine neden olmaktadır. Askeri önlemler sürdürülürken Kürt sorunun çözümü konularında adımlar atılmalıdır. Türkiye’deki partilerin ve sivil toplum örgütlerinin görüş ve destekleri alınarak çalışmaların koordinatörlük düzeyinde yürütülmesi gerekmektedir. Türkiye’de Kürtlerin PKK’ye desteğini azaltmak için PKK’yi muhatap almadan Kürt kimliğini tanımaya yönelik adımlar atılmalıdır.
- PKK’nin hareket alanı daraltılmalıdır. Savaşçı katılımı ve para akışı engellenmelidir. PKK’nin bulunduğu alanlara basının girmesi durdurulmalıdır.
- PKK’nin Türkiye, Avrupa ve Irak’taki basın çalışmaları engellenmelidir. Kamuoyu ile bağlantısı koparılmalıdır.
- Terörizme karşı işbirliğini geliştirmek için ABD, Türkiye ve Irak’tan oluşan üçlü güvenlik konseyi kurulmalı, buna Kürdistan bölge yönetimi de dahil edilmelidir. Kürt yönetimin istihbarat ve ortak operasyonlara katılımı sağlanmalıdır.
- DTP, PKK’nin etkisinden kurtarılmalıdır.
- Ankara yönetimi Öcalan ile görüşmeden DTP üyeleriyle görüşme yapmalıdır.
- AKP hükümeti ‘Kürt açılımı’ projesi için basının desteğini almalıdır.
- Erbil havaalanında daha etkili tedbirler alınmalı, PKK’ye nakit para taşıyan kuryeler hedeflenmeli, PKK’li olanların geliş gidişlerine karşı önlemler alınmalıdır.
- PKK’nin denetiminde olan alanlara yakın stratejik yerlere aktif kontrol noktalar kurulmalı. PKK’nin bulunduğu alanlara girenler sıkı denetimden geçirilerek bu konuda Türkiye ile istihbarat paylaşımına gidilmelidir.
- PKK yanlısı parti ve kurumların kapatılması gerekmektedir. PÇDK’nin açık olan bürolarının da kapatıldığından emin olunmalıdır.
- Kürt bölgesel yönetiminin kontrolü altındaki şehirlerde PKK’nin faaliyet yürütmesine engel olunmalı ve etkisizleştirilmelidir.
- ABD, Irak hükümeti ve Kürt bölgesel yönetimi bir açıklama yaparak PKK’nin ‘terör örgütü’ olduğunu söylemelidir. PKK’nin derhal Irak’ı terk etmesi gerektiği belirtilerek Türkiye’nin PKK konusundaki kaygıları giderilmeli, PKK’nin tasfiye edilmesinde Türkiye’ye destek ve empati gösterilmelidir.
- Mesut Barzani’nin Türkiye’ye gelebilmesi için uygun ortam oluşturulmalıdır. Türkiye medyasında Mesut Barzani’ye yönelik negatif ve önyargılı bakış açısını ortadan kaldıracak haber ve yorumlara yer verilmelidir.
- Kürdistan bölge yönetimiyle Türkiye’nin ilişkilerinin gelişmesi ABD’nin Irak’taki çıkarlarına fayda getirecektir.
Füze Kalkanı Projesinde PKK Pazarlığı
ABD’nin Türkiye’de kurmak istediği füze savunma kalkanıyla birlikte bir radar istasyonunun da projeye ilave edilmesi planlanıyor. Füze ve radarlar, İran’a yakın olması nedeniyle Kürdistan’a konuşlandırılacak. Kürdistan’a kurulacak olan X-band radar istasyonuyla, İran’ın gönderebileceği balistik füzelerin belirlenmesi ve buna karşı Amerikan savunma füzelerinin harekete geçeceği ifade ediliyor. X-band radar sistemleri, havadaki çok küçük objeleri bile belirleyebilme özelliğine sahip. Bu radarlar, hedeflerden gelen çok küçük füze başlıklarını bile ateşlenir ateşlenmez algılayabiliyor. X-band radarlarının tespit ettiği füzelere karşı ABD’nin Lockheed Martin ve Raytheon silah şirketleri tarafından üretilen Patriot PAC-3 (100 km menzilli) füzeleri, ABD’nin füze savunma kalkanı projesinde önemli bir yere sahiptir.
Savaşın gizli efendileri olarak bilinen dünyanın en büyük 500 silah firması içinde, havacılık ve savunma sanayinde faaliyet gösteren tam 11 şirket bulunuyor. Silah şirketleri helikopter, savaş gemisi, savaş uçakları ve füze gibi her türlü askeri malzemeyi üretiyor. ABD’nin Füze kalkanı projesinde, ürettikleri X-band radarları ve Patriot PAC-3 füzeleriyle, Yahudi sermayeli Lockheed Martin ve Raytheon şirketleri yer alıyor.
ABD, PKK’yi ‘ortak düşman’ olarak ilan ederken aynı yaklaşımı İran ve diğer ABD düşmanları için de Türkiye’den beklemektedir. Buna göre PKK, ABD’nin düşmanı ise İran ve diğerleri Türkiye’nin düşmanı olmak zorundadır. Yani ABD, ‘Türkiye’nin düşmanı PKK’nin tasfiyesi için her türlü desteği vermektedir. Karşılığında İran’a karşı Türkiye’nin desteğini istemektedir. Buna cevap olarak TC hükümetinin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye ile ABD’nin Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkas sorunlarına bakışlarının “yüzde yüz uyum içinde olduğunu” vurguladı.
TC devletinin, her 10 yılda bir güncellediği ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde İran, “tehdit oluşturan ülkeler” sıralamasında yer almamaktadır. Sadece Yunanistan ve Suriye için “ülke güvenliğinde sorun oluşturan bölgeler ve riskler” biçiminde bir ifade yer almaktadır. Füzeler ise Yunanistan ve Suriye’ye karşı değil İran’a karşı kurulmaktadır. Bugüne kadar İran ile Türkiye arasında, füze kalkanını gerektirecek bir sorun da yaşanmamıştır. Tam tersine İran ile Türkiye, PKK ve Kürtler konusunda aynı paralelde hareket ediyorlar. İran, yanı başındaki Türkiye’nin ABD ile olan yakınlaşması karşısında doğalgaz ve PKK kozunu kullanmaktadır. Özellikle Medya Savunma Alanlarını bombalaması, TC ordusuyla birlikte PJAK’a yönelik ortak operasyon yapması ve PJAK’lıların idam edilmesi İran’ın Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırma hamleleri olarak değerlendirilebilir.
Elbette Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı daha derin ve köklüdür. En önemlisi de Türkiye NATO üyesidir. Bu ilişkiyi, ABD Savunma Bakanlığına bağlı olan Savunma Güvenlik ve İşbirliği Dairesi (DSCA) yayınladığı bildiride: “Türkiye, bölgede ABD ve NATO’nun barış ve istikrarı sağlamada ortağıdır. Bölgede kabul edilebilir bir askeri denge sağlamaya katkı çerçevesinde NATO müttefikimize, güçlü, kendini savunma kapasitesine sahip olmada yardım sağlamak ABD’nin ulusal çıkarı için elzemdir. Türkiye Patriot PAC-3 füzelerini aldığı taktirde bunlardan ve bunların yaratacağı sonuçlardan etkili bir şekilde yararlanabilecektir” ifadeleriyle açıkça belirtmektedir.
Ortaya çıkan bir gerçek ise, ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarını korumak için Türkiye’de kurmak istedikleri füzelerin Türkiye tarafından satın alındığı yalanıdır. Yaşanan ‘ekonomik kriz’den en fazla etkilenen ülkelerden olan Türkiye, ABD’den 8 milyar dolarlık uzun menzilli hava savunma ve füzesavar sistemleri alıyor! ABD Dışişleri bakanı Hillary Clinton, ABD’nin Ortadoğu üzerine bir “savunma şemsiyesi” açacağı bu nedenle Türkiye’nin, bölgede barış ve istikrarı sağlama çabasında ABD’nin ortağı olduğunu belirterek, füzelerin Türkiye’ye hiçbir ücret almadan verildiğini itiraf etmektedir.
Kürdistan coğrafyasını füze kalkanı için ABD’ye peşkeş çeken TC devleti, Kürtler ve PKK konusunu füze kalkanı karşılığında pazarlık konusu haline getirmektedir. AKP hükümeti, ABD’den aldığı izin dahilinde, TC ordusunun Güney Kürdistan’a yönelik sınır ötesi operasyon yapması için 1 yıl süresi olan tezkereyi meclisten CHP ve MHP’nin katılımı ile 452 oyla tekrar geçirmiştir.
“Milli birlik” projesine dönüştürülen, sözde kalan ve açılamayan, sürekli isim ve içeriği değiştirilen ‘Kürt açılımı’ veya ‘demokratik açılım’ için bir araya gelemeyen AKP, CHP ve MHP, savaş söz konusu olduğunda aynı zihniyet çerçevesinde, aynı kulvarda bir araya gelmişlerdir.
ABD’nin Kürdistan’da kurmak istediği füzeler aslında İran’a karşı değil PKK ve Kürtlere yöneltilmiştir. PKK’nin tasfiyesi için AKP hükümetine her türlü yetki tanınmıştır. Bu çerçevede meclisten geçirilen tezkere ile ABD ve TC Kürtlere karşı savaş ilanı yapmışlardır.
ABD’nin desteği ile PKK ve Kürtlere karşı başlatılan savaşta, elbette TC devleti ve ABD’nin çıkarlarının daha fazla zarar görmesi muhtemeldir. Güney Kürdistan’da Medya Savunma alanlarına yönelik TC ordusu ve yerel güçlerin desteği alınarak yapılacak olası bir operasyonda, Kürdistan’dan geçen ABD ve müttefiklerinin milyarlarca dolarlık yatırımları olan petrol ve doğalgaz boru hatlarının da etkilenmesi de güçlü olasılıktır.
Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Kerkük-Yumurtalık boru hatları ile 2010 yılında tamamlanması beklenen Nabucco projesi, çıkacak böylesi bir savaşta büyük oranda etkilenebilirler. Bu durumda PKK’nin tasfiyesi için plan yapanlar, bu planlarında hiç beklemedikleri gelişmelerle karşı karşıya kalabilirler.
Yasin Kılıçkaya
Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info
{rokintensedebate}







22.10.2009
Kasım Engin