Her geçen gün daha da kaosa sürüklenen dünyamızda ABD, İsrail ve İngiltere üçlüsü Ortadoğu, Kafkasya ve Asya’ya yönelik ciddi müdahalelerde bulunmaktadırlar. Müdahalenin alt yapısının hazırlığı çok çeşitli, incelikli ve gizli yol ve yöntemlerle yapılmaktadır. ABD çoğu zaman direk müdahaleden ziyade devletleri birbirleriyle çatıştırma yoluyla stratejilerini geliştirmektedir. Bunun için taşeron gruplar aracılığıyla komplolar ve provokasyonlar gerçekleştirilmektedir. Örneğin Pakistan-Hindistan çelişkisinin geldiği düzey konusunda, her ne kadar Afganistan ile ilişkilendiriliyorsa da ortada daha büyük uluslar arası tezgâhlardan bahsetmek mümkündür. Barack Obama ve yeni ABD yönetimi Ortadoğu, Kafkasya ve Asya’da ABD’nin uzun vadeli planları için zemin hazırlama ve finans tekelleri tarafından boşaltılan bankaları tekrar doldurmanın aracı olarak işbaşına getirilirken, böylece dünyada kördüğüme dönüşmüş emperyalist siyasetin önünün nasıl açılacağı tartışması daha da gündeme oturtulacaktır. Öte yandan Türkiye taşeronluğunda siyasal-ılımlı İslam politikasının İslam ülkelerindeki işleyişine dönük yeni projeler geliştirilecektir. Sözü edilen aktörler siyasal-ılımlı İslam ile başta Ortadoğu olmak üzere Müslüman yoğunluklu coğrafyaları finans kapitalin istediği kıvama getirmeyi amaçlamaktadırlar. Arap ülkelerinde son yıllarda gösterilen Türk dizileri bir anlamıyla Müslüman ülkelere, “siz de böyle olmalısınız, çok da zor değil, bakın Türkiye de bir Müslüman ülkesi ama sizin gibi değil” mesajını içermektedir. Aslında Türkiye bölgede öne sürülen bir karikatür rolünü oynamaktadır. Türkiye’ye biçilen bu rol karşısında İran’ın son günlerde Ortadoğu’da Türkiye ile ortaklıktan bahsetmesi ve her iki devletin isterlerse bölgede ortak güç olabileceğini belirtmesi, bu ülkeyi kendi tarafına geçirmeye dönük politikası olarak değerlendirilebilir. Kandil’e dönük saldırıları ve Türkiye ile birlikte hareket etmesi de bu çerçevededir.
“Değişmezsen Kötü Değiştirirler”
ABD’nin Ortadoğu’daki önemli kartlarından olan ve Asya ile Kafkasya’ya ulaşmak için kullandığı stratejik bir köprü olan Türkiye’nin, Kürdistan sorununda ayak diretmesi Amerika’yı çok zor duruma sokmuştur. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi kapsayan coğrafyanın merkezinde bulunan Kürdistan’ın asıl kilit olduğu ortada olan bir gerçekliktir. Ortadoğu’da Filistin ve Yahudi sorunu ile Kürdistan sorunu çözülmeden küresel güçler ne yaparsa yapsın taşlar yerli yerine oturmayacak ve müdahale edilen sistemin nasıl dizayn edileceğinin tartışması sürüp gidecektir.
Beri taraftan Türkiye, İran, Suriye ve kısmen Irak dünya sisteminin oturmaması için de ellerinden gelen her şeyi yapmaya devam ediyorlar. Oturacak yeni dünya sistemi içerisinde Kürtlerin yer bulmaması için var güçleriyle oynamaktadırlar. Bunun için Kürtler dâhil herkesi kullanmaya ve işleterek ırkçı zihniyetlerini egemen ve haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Başta medya güçleri, çeşitli yardım kuruluşları ve ticari şirketleri emelleri için kullanmaktadırlar. “Çözüm” yanılsaması yaratarak aslında kendi çözümlerini yani çözümsüzlüğü dayatmaktadırlar. Kirli amaçlarına ulaşmak için “incelikli” yöntemler denemektedirler. Kürtleri yine Kürtler ile imha etmek istemektedirler. Dolayısıyla bazı Kürt kesimlerine “yakınlaşmaları” tümüyle bu amaç dahilinde ve tümüyle taktik bir yaklaşımdır.
Özellikle Türkiye, konumunu pazarlayarak Kürdün adının olmadığı bir Ortadoğu’nun oluşması için tüm gücünü seferber etmektedir. Bu olmazsa en azından köleleştirilmiş, pısırıklaştırılmış ve hadımlaştırılmış Kürtleri kabul ederek yeni sistemde yedeğine almanın yoğun gayreti içerisine girmektedir. Lozan antlaşmasında İsmet İnönü’nün “Kürt temsilcileridir” dediği bazı kişiliklerle imzaladığı anlaşmanın güncel bir versiyonu tarzında Kürdistan Özgürlük hareketini tasfiyeyi önüne koyan amaçlar gütmektedir. Bunun için Türkiye hangi kutba girecekse Kürtleri pazarlık maddesi yapmaktadır. Bu yüzden ABD ve AB’ye hatta Rusya’ya “sizin tarafınıza geçebilirim ama bir şartım var, Kürtleri imha etmem için bana destek vereceksiniz” demektedir. Ortadoğu’da ise ABD ile olan çelişkilerini kullanarak İran’a yaklaşmaktadır. Adeta ABD’ye, “bana Kürtleri imha etmem için destek vermeseniz İran veriyor, o tarafa geçebilirim” demeye getiriyor. ABD ve İsrail ise sadece Kürtleri imha etme amaçlı olsa Türkiye ile İran arasındaki ilişkilere pek karşı çıkmıyor. Ama Ortadoğu’da Türkiye - İran ilişkilerinin sadece Kürtler ve Kürdistan Özgürlük hareketi etrafında gelişmediğini gördüğünden dolayı tepki ve tedbirlerini geliştirmektedir. İran ise Türkiye’ye, “Kürt konusunda sonuna kadar seninleyim, Irak’ta ve Kerkük’te her yerde ortak ittifaklar imzalamaya hazırım” mesajını sürekli olarak verdi ( hatta İran, Türkiye için Kerkük politikasını dahi değiştirmeyi göze almıştır.) Ahmedinejad’ın Türkiye ziyareti sırasında Sünni camisine gidip namaz kılması ve bu yönlü verdiği mesajlar anlaşılırdır. Türkiye cephesini netleştirmeyerek, konumunu pazarlık konusu yapmaktadır. Ama bu çok yüzlü ve çok cepheli yaklaşım Türkiye’de tüm alanlarda gerçekleşen erozyonu daha da derinleştirmektedir. Beraber yaşadığı coğrafyanın insanlarıyla oturup çözüm aramayan, iç dinamikler yerine dış güçlerden medet uman Türkiye’nin başı her geçen gün daha fazla belaya giriyor. “Kendin değişemezsen, seni değiştirirler” kanununda olduğu gibi şimdi Türkiye’yi değiştiriyorlar, hem de kötü değiştiriyorlar. Deyim yerindeyse benzetiyorlar. Ve bunun adını “Ergenekon” olarak koyuyorlar. ABD’nin eski “parlak prensler”i şimdi yine ABD eliyle, amiyane tabirle kodese tıkılıyorlar. Bağırıp çağırıyorlar ama ne fayda!
Uzun bir direnmeden sonra Türk ordusunun da onay vermesiyle Türkiye’nin başlattığı Kürtçe yayınlar, Kürdistan Özgürlük hareketine karşı tekrardan kapsamlı bir saldırı geliştirmek için ABD ve AB’den gerekli desteği almak amaçlı gerçekleştirilmiştir. ABD ve AB ise, “bazı adımlar at, yumuşama sinyalleri ver, Kürtçe üzerindeki baskıları hafiflet, böylece Kürtlere yönelik yeni saldırıların meşrulaşsın, biz de saldırılarını destekleriz, Irak ve Güneyli güçleri de buna ikna ederiz” demişlerdir. Türkiye bunun sonucunda yeni saldırılar için Güney Kürdistan güçleriyle ilişkiler ve Kürtçe yayın benzeri adımlardan bahsetmiştir. ABD ve AB Türkiye’yi bir enerji koridoru, Irak petrolünün pazarlanması için bir güzergâh ve benzeri stratejik amaçları için düşünmektedir. Bu güçler Kürdistan Özgürlük hareketini ise Ortadoğu’daki politikaları ve çıkarları açısından tehlikeli görmektedir. Bunun için Türkiye ve hatta İran’ın eliyle de olsa tasfiye etmeyi amaçlamaktadırlar.
Makasa Alınan Güney Kürdistan
Fakat işin ilginç yanı Türkiye sanki sözde Kürtçe yayını Kuzey Kürtleri için değil de Güney Kürtleri için planlamış. Türk devlet yetkilileri bu sözde adımlarla Kuzey Kürtlerinin memnuniyetini sağlama gibi bir kaygıdan çok Güney Kürtlerini memnun etme peşindedir. Adeta Güneyli güçleriyle, “ben Türkiye’de bu adımları attım, sen de orada PKK karşıtı hangi adımları atacaksın” pazarlığı yapmaktadır. Son olarak TC’nin Irak özel elçisinin Hewlêr/Selahattin’de Mesut Barzani ile yapmış olduğu görüşmede bunu dile getirdiği belirtilmektedir. Türkiye geçen sene Zap’ta yaşadığı hezimeti gidermek ve Medya Savunma Alanlarına dönük yeni bir saldırı projesinin Güney Kürdistan ve Irak ayağını oluşturmak için hazırlık yapıyor. İran bunun için hazır vaziyette beklerken Irak da aynı görüşte olduğunu zaten belirtmiştir. Güney güçlerinin nasıl ikna edileceği sorunu ise gündemde ve gizli kapılar ardında tartışılmaktadır. Irak başbakanı Maliki, “eğer Güney Kürtleri bunu yapmayacaksa sınıra Türkiye ile birlikte ortak operasyonlar yapabiliriz, yeter ki Güney Kürtleri, Irak askerlerinin Güney Kürdistan’a girmesine izin versin” demektedir. Böylece Xaneqîn’den kovulan Irak askerleri bu bahane ile Güney Kürdistan’a girecek ve bir taşla iki kuş vurmaya çalışacaklardır. Maliki’nin Güney Kürdistan’ı ziyaret etmesinin bu dengelere göre şekil alacağı görülmektedir. “Bu baskılara Güneyli güçler ne kadar dayanır?” sorusu son derece önemlidir. Maliki, Güney Kürtlerini Türkiye sopasıyla tehdit etmektedir. Böylelikle karşılıklı tavizler siyaseti yürütülmektedir. Buna Kerkük sorunu da dâhil edilmiştir.
“Kerkük Ey Kerkük!”
Fakat son süreçte ABD’nin yeni başkan yardımcısı Bidden’in Kerkük ziyareti yeni çelişkileri doğurmuştur. Kürt bölgesini ziyaret etmeyen Bidden, Kerkük ziyaretinde taraflara “her kesimin kabul edeceği yeni bir Kerkük planı”ndan bahsetti. Daha önce Irak’ı üçe bölen haritalarla tanınan Bidden, acaba Irak’a dördüncü bir bölge mi ekledi sorusunu akıllara getiriyor. Bilindiği gibi hemen hemen bütün Irak şehirleri Iraklı güvenlik güçlerine devredilirken Kerkük ise daha devrilmedi. Aksine ABD Kerkük’e yeni askerler getiriyor ve Maliki de merkezi hükümete bağlı yeni güçler getiriyor.
Aslında burada dikkat çeken yön ise Kürtlerin yıllardır göstermiş olduğu sonuçsuz çaba ve 140. madde etrafında sürekli ertelenen Kerkük sorunu, bu gidişle daha çetrefil olmakla karşı karşıyadır. Güney Kürdistan’da iktidar koltuklarında oturanlar, artık eskisi gibi “Kerkük Kürtlerin kalbidir, Kudüsüdür” gibi bir retorik kullanmıyorlar. Aksine, “Kerkük’ün durumu çok zor, herkes karışıyor, Türkiye bırakmıyor” gibi söylemlerle halkı ikna etmeye çalışıyorlar. Kerkük, Amed ve Kudüs’ün yeni dünya sistemi içerisinde çok önemli yerlere sahip oldukları görülmektedir. Fakat son dönemlerde Güneyli güçler, Kerkük konusunda PKK’yi şikâyet etmektedirler. “Bizler Kerkük’ü bıraksak da PKK bırakmayacaktır” demektedirler. Bilindiği gibi Kerkük’ün bırakılmayacağını PKK çok defa ulusal ve uluslar arası güçlere beyan etmiştir. Birçok toplantıda bu resmen dile getirilmiştir. Güneyli güçler ise kendilerinin elde edemediklerini başka hiçbir Kürt ulusal gücünün elde etmemesi için yoğun bir çabanın içerisine girme gibi bir gerilik ve sığlık içerisindedirler. Türkiye, İran, Suriye ve ABD’ye, “biz sizin Kerkük’e dair planlarınıza ‘evet’ demeye hazırız ama PKK buna karşı çıkacaktır” diyerek adeta PKK’yi dış güçlere ihbar etmektedirler. Onun için hedeflerinden vazgeçmesi, marjinalleşmesi gerekir diye saldırılar için açık kapı bırakmaktadırlar.
Ve Irak Seçimleri
Önümüzdeki süreçte çok önemli seçimler gündemdedir. ABD seçimlerinden sonra Türkiye, İran, Irak, Kıbrıs ve Güney Kürdistan’da seçimler olacaktır. En yakın seçim ise Irak vilayet seçimleridir. 31–01–2009 yapılacak seçimlere Kürt bölgesi ve Kerkük hariç Irak’ın diğer bölgeleri katılacaktır. Kürtler içinse en önemli seçim merkezi Musul başta olmak üzere Diyala bölgesi olmaktadır. Musul ise Kürt yönetimi için can alıcı bir seçim merkezi rolündedir. Çünkü Musul bölgesinde Kürt nüfusu çok fazladır. Musul bölgesinde Kürt federe yönetimine 140. madde çerçevesinde katılması öngörülen birçok kaza nahiye ve köy bulunmaktadır. Musul’un bir kısmı da buna dahildir. Bunun için ay sonunda yapılacak seçimler 140. madde içinde belirleyici bir rol üstlenmektedir.
Fakat Güneyli Kürtlerin konumu, partilerin durumu ve halkın içinde bulunduğu zor şartlar gereken sonucun istenildiği gibi çıkmayacağı yönündedir. Ama Kürtlerin Kürt federe bölgesinde kuracağı sandıklarda, Musul’dan göç etmek zorunda kalan binlerce Kürt ve Hıristiyan ailenin vereceği oylar önemli olacaktır. Kürtler kendi bölgelerinde kuracakları sandıklarda herhalde istedikleri sonuçları çıkarmasını bileceklerdir.
Musul’da TC - Suriye - İran Seçim İttifakı
Fakat Musul, Şengal, Şêxan, Zımar, Inzala, Rebia, Gırceper, Tılverdan, Sehela ve Kesk bölgesinde gereken sonuçları alabilecekler mi? Bunun için son günlerde çalışmalarını yoğunlaştıran KDP ve YNK, bu bölgelerde yaşayan Kürtleri oy vermeye davet etmekte ve Kürt federe bölgesine göç etmiş Kürt ve Mesihi (Hıristiyan) ailelerle toplantılar yapmaktadır. Musul’da KDP ve YNK’nin ortak liste ile oluşturduğu 236 no’lu “kardeşlik listesi”ne oy verilmesi talep edilmektedir. KDP ve YNK’nin neden diğer Güneyli örgütleri bu listeye koymadığı eleştirilmektedir. Bu bölgelerde yaşayan halk ise ulusal düşüncelerinden dolayı “Kürt olsun da kim olursa olsun” anlayışıyla hareket etmektedir. İşte KDP ve YNK, bu apolitik durumdan yarar sağlama düşüncesiyle diğer partileri devre dışı bırakmaktadırlar. Öte taraftan listede ortak olan KDP ve YNK, aynı bölgelerde pratik anlamda ortak hareket etmemektedir. Örneğin Şengal’de ve Sehelê bölgesinde bunun örnekleri yaşanmaktadır. Parti kayırmacılığıyla yine benim üyem ve benim partim gibi anlayışlarla halka gidilmektedir. Örneğin Sehelê’deki bir köye KDP’lilerce, kendi üyelerinin bulunduğu bir mahalleye elektrik jeneratörü götürülerek burada kim kendi üyeleriyse sadece onlara elektrik verilmektedir. Bunun üzerine YNK de aynı köye bir jeneratör götürüp, kendi üyelerine elektrik vermektedir. Her iki partinin üyesi olmayan kişilere ise elektrik verilmemekte ve bunlar karanlıkta kalmaktadır. Miran, Musareşi, Gergeri ve Êzîdî Kürtlerinin yoğun olarak yaşadığı bu bölgelerde ise Kürtlerle yakın ilişkilere sahip Şamar Arap aşireti de bulunmaktadır. Güney yönetimini eleştiren aşiretler, yeterli hizmet ve güvenliğin sağlanmadığından şikâyetçiler. Diğer taraftan Rebia’ya hakim Şamar aşiretinin Kürtleri ne derece destekleyeceği de tartışma konusudur. Fakat Şamar aşireti Suriye ve Arap ülkelerinin etkisi altında olduğundan dolayı Musul’daki Kürt listesine oylarını vermeyeceği belirtilmektedir. Son dönemlerde Mesut Barzani’nin, Arap aşiret reisleriyle yaptığı toplantıya rağmen gereken desteği almayacağı ifade edilmektedir. Çünkü aynı bölgelerde yaşayan ve Telafer şehrinde yaşayan Türkmenler de aynı aşiret reisleriyle ortak toplantılar yapmakta ve Musul’daki Türk konsolosluğunun kışkırtmasıyla Arap aşiret reislerinin Kürtlere oy vermemeleri talep edilmektedir. Bunun için Musul’da, Türkiye ve Suriye güçleri ortak çalışarak Kürt listesi karşıtı Arap ve Türkmenlerden oluşan listeleri öne çıkarmaktadırlar. Türkiye, İran ve Suriye devletleri bu temelde Kürt karşıtı olan ve Musul merkezde faal olan “Irak İslam devleti” adlı örgütü de desteklemekte ve Kürtlere yönelik katliam, öldürme ve kaçırma olaylarında kullanmaktadırlar. Musul’da parlamento ayağında ise Usame Nucefi gibi kişileri kullanmaktadırlar. Usame Nucefi ise sık sık Musul’a gelerek Musul Türk başkonsolosluk görevlileriyle görüşmektedir. Aynı zamanda kendilerine Kürt demeyen bazı Êzîdî ve Şebek aşiret temsilcileriyle de aynı tarzda görüşmeler yaparak Kürt karşıtı cepheyi genişletmektedir.
Güney iktidar güçleri ise aynı bölgelerde birlik havası içerisinde seçimlere girmemektedir. Yine bu bölgelerde yaşayan Arap ve Türkmen azınlığa gereken güveni vermedikleri gibi Şebek ve Êzîdî Kürtlere de gereken sorumluluk gösterilmedi. Aynı şekilde 173 nolu liste ile Diyala’da seçime girecek olan Kürtler, Diyala ve Bağdat’ta yaşayan Feyli Kürtler için de gereken ulusal duyarlılık çalışması yapmadılar. Adeta yıllardır Güneyli yetkililer tarafından ikinci sınıf vatandaşmış gibi dışlanan bu Kürt kesimleri seçimle birlikte hatırlanır oldu.
Musul’da yaşayan Kürtlerin çoğu saldırılardan dolayı evlerini terk etti. 2000’den fazla Kürt Musul’da katledildi. Ama bunlar için ne ulusal, ne ulusal arası alanda ne de Irak nezdinde kamuoyu çalışması yapılmadı. Resmi dokümanlara yansıtılmadı. Irak hükümetine resmi olarak, “Musul’da neden Kürtler öldürülüyor”un sorusu ve hesabı sorulmadı. Bu duruma adeta seyirci kalındı. Bundan dolayı da Musul Kürtlerinde, Güneyli Kürt yönetimine dönük güven bunalımı yaşandı. Aynı durum Musul’daki Hıristiyanların başına gelince bu sefer Irak ve uluslar arası kamuoyu buna karşı duyarlı kılındı ve tepkiler oluşturuldu. Az daha Musul’da Hıristiyanlar için otonom bölge ilan edilecekti. Bu çifte standardı kime sormak lazım? Merkezi Bağdat hükümetine mi, Hewlêr’deki hükümete mi? Yoksa her ikisine de mi?
Şimdi Musul Kürtlerine yönelik yapılan vaatler ne kadar yerini tutar? Üstüne üstlük Musul’da Irak merkezi hükümetinin de yapmış olduğu bazı seçim hileleri şimdiden açığa çıkmıştır. Örneğin Şêxan bölgesinde 4 bin kişi oy kullanamayacak çünkü Irak merkezi hükümeti tarafından erzak formları Duhok vilayetine kaydedilmiş bulunmaktadır. Yine seçim sürecinde Güney hükümetindeki 4 partinin ortak deklarasyon yayınlayarak KDP ve YNK’yi suçlaması, KDP ile YNK’nin de bu partilere ortak bir şekilde cevap vermesi kayda değer diğer bir boyuttur.
Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi




22.10.2009
Kasım Engin