Son günlerde Türkiye gündemi küçük büyük zirvelerle
çalkalanıyor. Bu çalışmaların temelinde ciddi krizlere işaret edilse de, olaya
damgasını vuran aktörlerin gerçekleri kabul etmeleri olanaksız olsa da, son AKP
hükümeti döneminde olup bitenleri kör, sağır herkes biliyor.
Gelişmelerin temelinde yatan nedenlerin başında iktidar ve
egemen olma mücadelesi var. Bunu yöneten ve yönlendiren güç ise şüphesiz
ABD’dir. Türkiye’de olay ve olgulara zaman ve mekân anlamında “balans ayarı”
yapan ve yaptıran da, kendisinin hakim olduğu siyasi güç ve otoritesidir. Bütün
iktidarlar döneminde aktif olan ABD, son AKP Hükümetinin yedi yıllık
iktidarları döneminde de, bu partiye içerde ve dışarıda destek vererek hiç
yalnız bırakmadı.
AKP iktidarı kendi döneminde, Kürtlere karşı tümdensiyasi çıkarına dayalı bir politika
benimseyerek Kürtlere ve Kürtlerin yaşadıkları yerlere karşı somut bir çözüm
projesi olmadığı gibi, bunda samimi olmadığı daaçıkça ortaya çıkmıştır. “DTP ile görüşmem diyen”, başbakan Erdoğan son
BDP Milletvekili Sırrı Sakık’ın açıklamalarına sevinerek “uygun görülürse
kendisi ile görüşülebileceğini” belirtmekte, burada bilinçli veya çarpıtarak da
olsa, söylemlerin AKP’nin ekmeğine yağ sürme olarak değerlendirilmektedir.
Erdoğan BDP milletvekilinin açıklamalarını kirli emellerine kurban etmek
istemektedir. Pratik politikayı bilenler ve kulanlar için bu durum vaz geçilmez
bir fırsattır.
Türkiye’nin gündemi darbelerle çalkalanırken ortada kurban
edilen ve gündem dışı bırakılan, cumhuriyet tarihi boyunca Kürt halkı olmuştur.
İşte bu gün herkes 28 Şubat darbesini tartışıyor.Türkiye’de var olan gizli güç sistemi, bu
darbe ile sadece refah partisini ve Erbakan’ı hedef almadılar. En büyük darbe
ve tasfiye konsepti Kürtlere ve siyasi mücadelelerine vuruldu. AKP’nin bu
tarihten sonra dersine iyi çalışarak, bir politika izlediğini görmek mümkündür.
Kütlerlerin siyasi temsilcileri ile geçmişteki iktidarlar döneminde de dolaylı
ve direk görüşmeler olmuştu, nedense bunar hep bilinmesine rağmen resmiyete hiç
dilendirilmedi, dilendirilince, işte o zaman kıyametler kopuyor. Bu gün bile bu
durum en açık, bir biçimde özellikle AKP Hükümeti tarafından “ hem nalına hem
mıhına vurma”olarak adeta pusuda
bekleyen aç kurtlar gibi fırsat kolluyor.
28 Şubat sürecinde oluşturulan Batı çalışma Gurubu( BÇG) nin
faaliyetleri iyi incelendiğinde, bu ve buna benzer darbelerin ve darbecilerin
amaçları iyice görülebilir. Kendisini Türkiye’nin sahibi olarak görenlerin
Devlet bankalarını nasıl hortumladıkları ve emekli olan birçok general ve
subayın daha sonra bu banka yönetimlerine nasıl getirildikleri, darbecilerin
amaçlarını açıklamaya yeterli bir durumdur. Resmi olarak da, o dönemin yetkili
kişilerince yapılan açıklamalarda, Türkiye o dönemde 50-70 milyar dolar kayb
ederek borçlandığını belirtilmektedir. Bu para darbeleri hazırlayan ve onay
verenlerin holding ve medya temsilcilerine bir biçimde aktarıldı.
Türkiye’de siyaset
yapanların, ulaştıkları düzey ve kültür itibarıyla, birbirlerinin kirli
çamaşırlarını ortaya çıkarma düzeyine varmıştır. Bu durum da, siyasi rant ve
siyasetteki çöküntüyü, yolsuzluğu ve iktidarı elde etmek için, her yolun mubah
görülmesi durumu olarak görülürken, faturası her geçen gün yoksul halk
çekmektedir. Buna en açık örnek TEKEL işçilerinin Ankara’daki dramlarıdır.
Birçok kesim ve siyasi güç için de, bu ve buna benzer durumlarda, var olan
krizi aşmak için Kürtlere karşı bir yönelim içerisine girme planlarını yaparak,
kendilerini temize çıkarma yolu olarak çıkış yolu aramayı bir gelenek haline
getirmişlerdir.
Türkiye’de zora giren, çözümsüz kalan siyasi ve askeri
güçler şiddette başvurma yolunu onlarca defa denediler, fakat her seferinde de,
başarısız olarak amaçları fiyasko ile sonuçlandı. Son bir yıldır, Kürt halkının
legal siyasetine ve öncülerine yönelik benzer uygulamalar çok şiddetli bir
biçimde sürdürülmektedir. Bu politikalarında bir sonuca ulaşmayı hedefleyenlerin,
büyük bir hayal kırıklığına uğrayacakları kesindir. Halk arasında bir deyim var
“ öfke ile kalkan, zararla oturur” demişler.