Son günlerde Türkiye’de tekrardan yoğunluk kazanan demokratik açılım
hikâyesinin detayları her gün daha netlik kazanmaya başlıyor. KCK’nin
19 Ekim günü Türkiye’ye göndermiş olduğu 34 kişilik barış elçilerinden
sonra “demokratik açılımın” esas rengi belli oldu. Bu açılımın
demokratik değil demokrasi ile cilalanmış Kürt inkar ve imhası olduğu
her yönüyle açığa çıktı. Bu adımlarla AKP hükümeti Türk kamuoyuna
kendileri için ölümcül olan dağdaki gerillayı silahsızlandırarak teslim
aldığının mesajını vermek istiyordu. Tabiî ki bu istenilen sonucu
vermemiştir. Erdoğan hükümetinin Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etme
niyeti deşifre edilince KCK bundan sonra ne Maxmur’dan ne dağ nede
Avrupa’dan hiçbir barış grubunun Türkiye’ye gönderilmeyeceğini
açıkladı. Herkes çok iyi biliyor ki giden gruplar ne AKP hükümetinin
nede başka bir gücün istemi veya çabası sonucu gitmediler. Onlar başta
Sayın Abdullah Öcalan’ın önerileri ve KCK’nin onayı ile gönüllü olarak
gitmişlerdir. Bu durum bilinmesine rağmen ta baştan beri hem Erdoğan
hem de Türk içişleri Bakanı Beşir Atalay dağdan ve Mamur’dan gelişler
devam edecek diyorlar. Yine Beşir Atalay 300 kişilik bir grubun
geleceğinden bahsetmişti. PKK yapısını ve Maxmur kampını yakından
tanıyanlar bilirler ki bu kesimler Sayın Abdullah Öcalan ve PKK
gidişleri onaylamadıkça tek bir kişinin Türkiye’ye dönmesi bile zordur.
Peki, Türkiye Başbakanı ve içişleri bakanın ısrarla dönüşler devam
edecektir demesinin anlamı nedir?
Bir önceki yazımda da
Türkiye’nin “demokratik açılımda” en fazla bel bağladığı yer Güney
Kürdistan’dır demiştim. Bu günde bunun böyle olduğu gittikçe netlik
kazanmaya başlıyor. PKK karşıtı üçlü koordinasyona Güney Kürtleri dahil
edildikten sonra Hewler, Dohuk ve Süleymani’ye de resmi olmayan bürolar
kuruldu. Bu büroların yürütmüş olduğu temel çalışma PKK’nin Güney
Kürdistan’da yürütmüş olduğu faaliyetleri denetim altına alma, medya
savunma bölgelerini yakından takip etme, bu alanlarda ki köyler
içerisinde kendini örgütleme, Güney Kürdistan’da ki ihaleleri kendine
yakın şirketlere kazandırma, güney Kürdistan’da lobi faaliyetlerini
örgütleme, üst düzeyin yanı sıra orta ve alt düzeylerde de devlet,
askeri ve bürokrat kesimler içinde ilişki geliştirme ve PKK’den
kaçanlardan aktif yararlanma çalışmaları yürütüldü. Mevcut durumda da
bu çalışmalar devam etmektedir. Süleymani’ye de Hatice Yaşar,
Nizamettin Taş ve grubu ile defalarca toplantılar yapılırken Hewler’de
İngiliz evlerinde Osman Öcalan, Yaşar Kaya, Bayram Bozyel, Kod ismi
Yılmaz Bingöl olan Miro (ki kendisi Alman istihbaratına çalışıyordu.
Üçlü koordinasyonla girmiş olduğu ilişkiler yüzünde Almanya tarafından
tutuklandı.) ile toplantılar yapılarak “demokratik açılımın” zemini
hazırlanılmıştır.
Bu günde Güney Kürdistan’ın derin
kulislerinde “demokratik açılımın” devamı olarak daha önceden PKK’den
kaçmış olan bazı kesimlerin Türkiye’ye döneceğinden bahsedilmektedir.
Bu işin başında Osman Öcalan’ın olduğu söyleniyor. İlk etapta otuz
kişilik bir grubun gönderilmesi düşünülüyor. Bu grubun içinde Osman
Öcalan olup olmadığı tam olarak bilinmiyor. Fakat içinde onunda olma
ihtimali olduğu söyleniyor. İşte Türkiye Başbakanı ve İçişler Bakanının
tekrar tekrar gruplar dönecek dediği bu kesimlerdir. Anlaşılan o ki
devlet ve AKP hükümeti umudunu PKK’den kaçanlarla bağlamış. Bunları
Türkiye’ye götürerek sanki dağdan inmiş PKK’li olarak gösterip kendi
kamuoyunu kandırmaya çalışacaklar. Bu durum kısa vadede işe
yarayabilir. Ama Türk kamuoyu işin gerçekliğini öğrendiğinde işler
tersine dönecektir. Güney Kürdistan’da bir ekmek fırınını bile
işletemeyen Osman Öcalan eğer AKP hükümetinin umudu olmuşsa bu
hükümetin içine düştüğü çaresizliği göstermektedir.
30 Ekim
günü Türk dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve heyetinin Güney
Kürdistan’da yürütmüş oldukları diplomasinin esas ekseni PKK’nin nasıl
tasfiye edileceğiydi. Yapılan normal görüşmelerden sonra Neçirvan
Barzani’n evinde gece geç saatlere kadar çeşitli gizli görüşmelerde
yapılmış. Bu gizli görüşmelerin ekseni de aynı şekilde PKK’nin nasıl
tasfiye edileceği ile ilgili olan görüşmeler olduğu söyleniyor.
Davutoğlu’nun bu ziyaretinin hemen bir gün sonrasında Güney Kürdistan
Hükümetinin gizli bir biçimde Atlantic Council toplantısına katılma
bahanesi ile İstanbul’a çıkartma yapması oldukça düşündürücüdür.
Neredeyse Kürtler hükümetin tümünü İstanbul’a taşımışlar. Kimlerin bu
toplantı için Türkiye’ye gittiğine bakalım;
Fuad
Hüseyin(Kürdistan Hükümet Divanı Başkanı), Kerim Sincari(İçişler
Bakanı), Sefin Dizaiyi(Eğitim Bakanı), Felah Mustafa Bekir(Kürdistan
Hükümeti dış işler sorumlusu), Aşti Hewrami (Doğal Kaynaklar Bakanı),
Xalid Salih (Petrol Bakanın danışmanı), Eyad Hasan Abdukhelim (Dohuk
ticaret odası başkanı), Abubekir Ali ( Kürdistan Bölgesi yürütme
işlerinden sorumlu ve Kürdistan İslami Birliğin Meclis üyesi), Hasan
Baqi (Süleymani’ye ticaret odası başkanı), Kamuran Qeradaxi (Irak
Cumhurbaşkanı Celal Talabani’n sözcüsü), Muhammed Sediq (Selahattin
üniversitesi rektörü), İsmet M.Xalid (Dohuk üniversitesi rektörü), Dara
Celil Xeyat(Hewler ticaret odası başkanı), Ali Seid (Süleymani’ye
üniversitesi rektörü) görüldüğü gibi Güney Kürtleri İstanbul’a çıkartma
yapmışlar.
Bu durum Türkiye’nin Güney Kürtlerinden
beklentilerinin ne derece büyük olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde
Güneyli Kürtlerinde Türkiye’nin kucağına oturmaya ne kadar meraklı
olduklarının açık örneğidir. Türkiye’nin izin vereceğini bilseler
Kürdistan Parlamentosunu İstanbul’a taşırlar. İşbirlikçiliğe bu kadar
hazır olmayı sömürge psikolojisi ve kültürü ile açıklamak mümkün mü
acaba? Peki, Güney Kürtleri bu beklentilerin ne kadarını
karşılayabilir? Tekrardan 1992’de olduğu gibi Türkiye’nin yanında
PKK’ye karşı savaşa bilirler mi? Ya da Kürt kamuoyunda açıktan PKK
karşıtı faaliyet yürüterek zayıflatabilirler mi? belki Güneyli
siyasetçiler içinde bazı kimselerin gönüllerinden böyle bir şey
geçebilir. Ama açıktan PKK düşmanlığı yapabilmeleri mümkün değildir.
Çünkü
Kürt halkı o inisiyatifi onların elinden almıştır. Ancak bu güçlerin
yapabileceklerinin en ileri derecesi PKK’den kaçmış bazı kesimlerin
ikna edilip teslimi, birde varsa daha önce Maxmur’dan kopmuş Kuzey
Kürdistanlı mülteci statüsünde Dohuk’a yakın Sımıle de olan halktan
bazı insanları ikna ederek Türkiye’ye “demokratik açılım” çerçevesinde
gönderebilirler. Diğeri ise yukarda da belirttiğimiz gibi kendi
topraklarını ve imkânlarını Türk casuslarına sonuna kadar açarak
onların çalışmalarına izin vermekle mümkündür. Bizi aktif olarak PKK
ile karşı karşıya getirmeyin ama kendiniz yapabiliyorsanız elimizden
gelen yardımı verebiliriz diye bilirler. Bunun dışında isteseler de
PKK karşıtı bir faaliyetin içine giremezler. Onların takati
kalmamıştır.
Yusuf Ziyad
Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
www.lekolin.org-net-info
Bu yazı toplam 955 defa okundu.