Türk devletinin, Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmek için
uyguladığı şiddet ve katliam politikaları çatışma ve can kayıplarını artırdı.
Kürtleri inkar ve imha politikalarını yeni koşullarda sürdürmek isteyen AKP
hükümeti, Kürt sorununun demokratik-barışçıl yollardan çözümünü çıkmaza
sürükleyerek, çözümsüzlüğü derinleştirdi.
Türk devletinin uyguladığı bu politikalar sonucunda Öcalan
aradan çekildi. Öcalan’ın kendini geri çektiği 31 Mayıstan bu yana Türk ordusu
ve HPG gerillaları arasında yaşanan çatışmalar yoğunluk kazandı.
En son Federal Kürdistan’a sınır ötesi operasyon yapma
hazırlığında olan Türk ordu güçlerine karşı HPG gerillalarının Şemdinli’de
gerçekleştirdiği eylemde genelkurmaya göre 11, HPG Basın ve İrtibat Merkezine
göre 37 askerin öldürülmesi, pusuda bekleyen şovenist çevreleri yeni bir Kürt
katliamı konusunda birleştirdi.
Şemdinli eylemi ardından adeta özel savaş merkezi gibi
çalışan Türk medyası ve tv kanallarının hazırladığı özel programlara katılan ve
uzman yaftası yapıştırılan gazeteci, aydın, akademisyen geçinen onlarca kişi,
adeta Kürtleri katliama tabi tutmak için politika ve yöntem geliştirme yarışına
girdiler. Bu kişiler sözde masaya yatırdıkları Kürt sorunu hakkında çözüm adına
en ufak bir kırıntı ortaya koyma yerine, tasfiye konseptinin nasıl yenilenmesi
gerektiğine dair çok ilginç düşünceler geliştirerek, savaşın daha fazla
tırmanmasına hizmet etme rekabetine giriştiler.
Bu düşüncelere paralel başbakan ve genelkurmay başkanı başta
olmak üzere, ilgili tüm devlet yetkilileri Kürt halkına karşı topyekun saldırı
başlatacaklarını açıkça deklere ettiler. Yapılan bu açıklamalar Kürt halkına ve
diri mücadele dinamiklerine karşı topyekun bir savaş sürecinin başlatılacağını
yeterince gösteriyor.
AKP hükümeti ve Türk devleti Kürtlere karşı kullanılacak
katliamları meşrulaştırmak ve bu katliamlara uluslar arası destek sağlama
çabalarına da ağırlık vermeye başladı. Şemdinli’deki çatışmada ölen askerler
için Van’da düzenlenen törenlere Avrupa Birliğine üye 15 ülkenin
büyükelçilerinin katılması ciddiyetle irdelenmelidir. AB üyesi ülkelerin
büyükelçilerinin, ölen asker cenazelerine katılması es geçilecek cinsten değil.
Bu durum Türk devlet yetkililerinde PKK’ye karşı mücadele adı altında Kürtlere
karşı geliştirilecek hukuksuzluğa karşı Avrupa Birliği sessiz kalır algısını
geliştirebilir.
Türk ulus devlet sisteminin sahip olduğu paranoyak ruh
halini bilenler, aynı yetkililerin AB büyükelçilerinin asker cenazelerine
katılmasını bu yönlü değerlendireceklerini de gayet iyi bilirler. Bu paranoyayı
Avrupa Birliğine üye ülkelerin bilmemesine olanak yok. Çünkü bu sistem tüm
yetmezliklerini, günahlarını, suçlarını, hukuksuzluğunu başkalarına yüklemeyi
esas alan bir politika izliyor. Anti demokratik uygulamalarının yol açtığı
şiddet ortamını dış güçlere bağlamak için akla hayale gelmeyecek gerekçeler ile
bilinçsizleştirdiği ve uydulaştırdığı faşist grupları denetim altında tutmayı
temel yaklaşım belliyor.
AB’ye üye ülkelerin, Türk devlet sistemini ve mantığını iyi
bilmesine rağmen, böyle bir pozisyon içine girmelerini anlamak mümkün değil.
Cenaze törenlerine katılmanın siyasi mesaj içermediğini belirtmeleri yeterince
açıklayıcı bir izahat olamaz.
Bilindiği gibi siyasette masumiyet ilkesinin geçerli hiçbir
yönü yoktur. Siyaset dünyasında atılan her adımın, gösterilen her yaklaşımın
politik bir değeri vardır. Bu açıdan AB üyesi ülkelerin büyükelçiler
vasıtasıyla verdiği mesajın siyasi olmadığı iddia ediliyorsa, bunu resmi
açıklama ile kamuoyuna belirtmelidirler. Aksi halde Türk devletinin izlediği
şiddet politikalarının bir ürünü olarak yoğunlaşan çatışmalar bahane edilerek
Kürtlere karşı geliştirmesi olası her katliam ve girişimin arkasında AB olduğu
şeklinde bütün Kürtlerle bir algı gelişecektir.
Gelişen bu duruma bağlı olarak yeni kurulan ve çağa uyarlanmış
şiddet politikalarını uygulayacağı açık olan Kamu Güvenliği Müsteşarlığına
getirilen Muammer Güler’in önümüzdeki günlerde İngiltere’de yapacağı temasların
da aynı kapsamda değerlendirildiği göz önüne alındığında işin vahameti daha iyi
ortaya çıkıyor.
AB’nin geçmiş süreçte Kürtlere karış Türk devletine verdiği
her türlü destek ile savaşın ortağı olduğu ispatlanmıştı. Yakın süreçte ise
Kürt demokratik kurumlarına karşı geliştirdiği saldırı dalgası ile de hala Kürt
karşıtı olduğunu teyit etmişti. En azından bundan sonra AB’nin Türk devletine
cesaret veren ve savaşı destekleyen politikalardan vazgeçmesi gerekir. Bunu
yapmadığı takdirde Kürt öfkesini kendisine yönlendirir ki, Kürt coğrafyasında
nabızları yükselten, atmosferi gerginleştiren savaş gerçekliği yakıcılığını
ülke sınırları dışına taşırmasına neden olabilir. Bundan da sadece Kürtler
zarar görmez.