İzmir’de, Balçova’daki bir hastane açılışında Türkiye’nin önde gelen iş insanlarından Rahmi Koç, protokol üyelerine bir “fıkra” anlattı. Yanında eski Başbakan Binali Yıldırım ve diğer elit konuklar vardı. Fıkra şöyleydi: “Doktor Kürt kadının derdini dinlemiş. ‘Hanımefendi, perdenin arkasına geçin, soyunun’ deyince kadın, ‘Doktor Bey, önce sen soyun’ demiş.” Salonda kahkahalar yükseldi. Hasta mahremiyeti, kadın bedeni, hekimlik etiği ve bir halkın onuru aynı anda hiçe sayılmıştı. Bu sahne, Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kavramını bugün Türkiye’de acı bir biçimde somutlaştırıyor.
Arendt, Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılamasında şunu gözlemlemişti: En büyük kötülükler, illa ki şeytani canavarlar tarafından işlenmez. Kötülük, düşünme yetisini yitirmiş, sorgulamayan, “sadece görevini yapan” sıradan bireyler tarafından üretilir ve normalleştirilir. Nazi Almanyası’nda milyonlarca “normal” Alman vatandaşı, sistematik soykırımı bürokratik bir rutin haline getirmişti. Eichmann da tıpkı bugün Türkiye’de ırkçılığı “fıkra” diye sunanlar gibi, düşüncesizliğin zaferiyle hareket ediyordu. Türkiye’de de ırkçılık, ruhlara öyle derin işlemiş ki, pek çok insan ırkçılık yaptığının farkında bile değil; bunu “doğal”, “masum” ya da “espri” olarak görüyor.
Bu olay, Türkiye’de kötülüğün ne kadar sıradanlaştığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Günlük hayatta komşulukta, iş yerinde “normal”, sıcakkanlı ve başarılı görünen bireyler, mesele Kürt kimliği, Kürt kadını ya da Kürt talepleri olunca içlerinden hortlayan bir önyargı ve nefret canavarıyla hareket ediyor. Irkçılık ve kadın düşmanlığı, kadın bedenini nesneleştirme günlük hayatın normal bir parçası haline gelmiş durumda. Ahlaki erozyon dip yapmış, hukuk ve adalet yerlerde sürünüyor. Devlet tarafından üretilip özenle sulanan bu zehir, toplumun damarlarına sızmış; siyasette, medyada, iş dünyasında ve kültürde kendini gösteriyor.
Martin Luther King Jr.’ın dediği gibi: “Bir insanı ten rengine göre değil, karakterinin içeriğine göre değerlendirecekleri bir güne dair hayalim var.” Ne yazık ki Türkiye’de bu hayal, Kürt gerçeği söz konusu olduğunda hâlâ çok uzak görünüyor. Desmond Tutu’nun uyarısı burada da geçerli: “Eğer adaletsizlik karşısında tarafsızsanız, zalimin tarafını seçmişsinizdir.” Kahkahalar atanlar, sadece bir fıkraya gülmüyor; bir halkı ötekileştiren, kadın bedenini araçsallaştıran kolektif bir zihniyete alkış tutuyorlardı.
Bu ırkçılık, uluslararası hukuktaki tanımıyla ırk ayrımcılığı ve nefret suçu kapsamındadır. Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik eleştirilerinde de vurgulandığı üzere, Kürtler sistematik olarak etnik temelli ayrımcılığa maruz kalıyor. Dünyanın pek çok yerinde ırkçılık toplumsal vicdan tarafından mahkûm edilirken, Türkiye’de bu tür olaylar sıklıkla geçiştiriliyor.
Türkiye, Türklerin yanı sıra Lazları, Çerkezleri, Arapları, Gürcüleri, Arnavutları ve diğer halkları da barındıran zengin bir mozaiktir. Bu halkların çoğu, tarihsel asimilasyon politikaları nedeniyle kendi kimliklerine mesafe koymuş, seslerini çıkarmamış ya da çıkaramamıştır. Kürtler ise siyasal ve toplumsal bilinçlerinin gücüyle kimliklerine sahip çıkmakta, eşit yurttaşlık ve anadil haklarını talep etmektedir. Bu talep bir tehdit değil, bu coğrafyada gerçek eşitliğin ve özgürlüğün ön koşuludur.
Nelson Mandela’nın hatırlattığı gibi: “Hiç kimse başka bir insandan ten rengi, geçmişi veya dini nedeniyle nefret ederek doğmaz.” Irkçılık öğrenilir, devlet eliyle üretilir ve toplumda normalleştirilir. Türkiye’de iktidar elitleri toplumu bilinçli bir cehalet içinde tutarak kendi iktidarlarını güçlendirmiş, halkı her türlü yolsuzluk, ahlaksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizliğe ortak etmiştir. Türk burjuvazisi ise Koç ailesi örneğinde olduğu gibi, büyük ölçüde devlete dayanarak zenginleşmiş, üretimden değil ranttan ve siyasal bağlantılardan beslenen komprador bir nitelik taşımaktadır. Avrupa burjuvazisinin aksine kültürel derinlikten, entelektüel birikimden ve köklü bir burjuva geleneğinden yoksundur. Türedi ve köksüzdür. Bu yüzden Rahmi Koç gibi elitler, hasta odalarında Kürt kadını üzerinden cinsiyetçi ve ırkçı espriler yapabilmekte, entelektüel kavrayış eksikliğini “fıkra” diye sunabilmektedir.
Martin Luther King. bir kez daha haklı çıkarır bizi: “İnsanlığın gerçek ölçüsü, bir insanın rahat ve konfor anlarında nerede durduğu değil, tartışma ve zorluk zamanlarında nerede durduğudur.” Bugün Türkiye’de asıl sınav, bu sıradanlaşmış kötülüğün karşısında durma cesaretini gösterebilmektir.
Karanlık karanlığı kovamaz; bunu sadece ışık yapabilir. Nefret nefreti yok edemez; bunu sadece sevgi yapabilir. Irkçılığın banallığına karşı tek panzehir, düşünmektir, sorgulamaktır ve ötekinin onurunu görmektir. Tüm halklar eşit ve değerlidir. Gerçek zenginlik, çeşitliliğin inkârında değil, onun özgürce yaşanabilmesindedir. Dünyayı güzelleştirmek için önce insanların kalplerindeki sınırları kaldırmalıyız.
Bu kahkahalar, sadece bir hastane açılışından ibaret değildir. O, bir toplumun düşünme yetisini ne kadar kaybettiğinin ve kötülüğün ne kadar sıradanlaştığının acı bir belgesidir.
Mehmet AYHAN /BDP Eski Genel Başkan Yardımcısı





