Birey, ne mutlak bir özne ne de tarih dışı bir kategori değildir. O, toplumun tarihsel evrimi, zihniyet biçimleri ve iktidar yapıları içinde şekillenmiş bir varoluş biçimidir. Bu nedenle birey, yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda toplumun kendine bakışının, anlam kurma tarzının ve ilişki biçimlerinin kristalleşmiş bir ifadesidir.
Toplumun içsel gelişim süreci, bireyin ortaya çıkışıyla anlam kazanır. Ama birey, kendiliğinden doğmaz, ilişkisel bir inşa sürecinin, diyalektik bir akışın ürünüdür. Bu diyalektik, kadın ve erkeğin anlamlı farklılıkları üzerine kurulu toplumsal bir oluş iken, zamanla donmuş ve birey yerine tip, rol, kimlik dayatmaları geçmiştir. Bu donma toplumun içseliğinin çarpıtılmasıdır. Dışsallık, tanrı, doğa yasaları, devlet, ataerkil aile, yasa bireyin oluşum zeminini bastırmış, onun yerine ya itaatkar bir kul ya da bencil bir tüketici yaratmıştır. Oysa gerçek birey, içsel gelişimle ortaya çıkar, anlam üretir, sorumluluk alır, toplumsallığı kurar.
Tarihsel olarak birey kavramı, modernitenin ürünü olarak görünse de, birey daha öncesinde de toplum içinde farklı biçimlerde var olmuştur. Kabilede “birlik üyesi”, cemaatte “mümin”, geleneksel toplumda “evlat”, “kardeş”, “çırak”, “aziz”, “arif” gibi sıfatlarla tanımlanmıştır. Buradaki birey, kendi başına değil, topluluk içinde anlam kazanan bir ilişkisel varlıktır. Modernite ise bireyi bu ilişkiler ağından koparmış, onu çıkarcı, rekabetçi, sahiplikçi, yalnızlaşmış bir özneye dönüştürmüştür. Artık birey, nefsinin mülkiyeti, piyasanın ajanı ve hukuk sisteminin teknik taşıyıcısı haline gelmiştir.
Kapitalist sistem bireyi kutsar ama özünü boşaltır. Ona hak verir ama onu toplumdan soyutlar. Kendi kararlarını alabilen, özgürleşmiş bir özne gibi sunar, ancak bu birey ilişkisiz, sorumsuz, ahlaksız ve yalıtılmıştır. Dolayısıyla bireyin özgürlüğü değil, yalnızlığı sistemleşmiştir. Kapitalist modernite için birey, toplumun değil, pazarın birimi, egemenliğin alt yüklenicisi ve gözetim düzeninin öznesidir.
Reel sosyalizm ise bu yalnızlaşmış bireyi aşmak adına, onu kolektif içinde eritmiş, bireyi “proleter bilinç” ve “parti disiplini” içinde tanımsızlaştırmıştır. Birey, kolektifin hizmetkârı haline getirilmiş, özneleşme kapasitesi tanınmamıştır. Bu durum, bireyi özgürleştirmediği gibi, sistemle aidiyetsel bağ kuramayan, sahiplenmeyen, kendi varlığını içinde görmeyen bir insan tipi yaratmıştır. Sistem çözüldüğünde bu birey, sadece marketlere değil, anlam boşluğuna saldırmıştır. Manevi ve moral değerlerin çürümüşlüğü, bireyin yokluğu demektir.
Oysa Önder Apo’nun çizdiği demokratik toplum paradigması, bireyi yeniden tarihsel ve toplumsal bağlamı içinde inşa etmeyi hedefler. Bu inşa, bireyi ne yalnızlaştırır ne de siler. Birey burada, komünün taşıyıcısı, ahlaki-politik sorumluluk taşıyan öznesi, ilişkiler içinde özgürleşen ve kendini anlamla var eden bir varlıktır. Birey toplumun içsel gelişim düzeyinde öz örgütlülük anlayışının taşıyıcısı, toplumsal özgürlüğün öznel iradesi, birbirini var eden anlamsal ilişkilenmenin bütünüdür. Bireyin özgürleşmesi, yalnızca kendi adına değil, toplumun özgürleşmesi adına da bir zorunluluktur.
Özgür birey, demokratik toplumun sadece ürünü değil, kurucu öğesidir. Çünkü özgürlük, sadece dışsal koşulların değişmesiyle değil, öznenin etik bilinçle yeniden örgütlenmesiyle mümkündür. Bu nedenle birey, demokratik sosyalizmin sadece parçası değil, özüdür ve taşıyıcısıdır. Komün, yalnızca bireyin doğduğu zemin değil, bireyin kendini geliştirdiği, dönüştürdüğü ve özgürlüğü somutladığı ahlaki merkezdir. Bu merkez olmadan toplum kalabalıklaşır ama örgütlenemez, birey bireyleşir ama anlam kuramaz.
Sonuç olarak demokratik toplum sosyalizmi, özgür bireyle mümkündür. Bu birey, ilişki içinde var olan, anlamla yaşayan, ahlaki-politik sorumluluk taşıyan, komüne bağlı uyumlu dengeyi yakalayan toplumla iç içe ama özgürlüğünden vazgeçmemiş bir bireydir.
Dolayısıyla Toplum ve birey birbirine karşıt değil, tamamlayıcı varlıklardır. Toplum bireyi ezdiğinde, özgürlük boğulur, birey toplumu yadsıdığında, ahlak ve anlam çöker. Demokratik toplum paradigması bu nedenle toplumu bireyin gelişim mekânı, bireyi de komünal toplumun taşıyıcı özü olarak tanımlar. Bu denge, ne bireyin mutlak iradesine dayanır ne de toplumun kolektif kudretine teslim olur. Bu bir “denge” değil, ilişki içinde kurulan ahlaki-optimal bir bütünlüktür. Komün, bu bütünlüğün hem zemini hem de üreticisidir. Bundan dolayı Toplum, bireyin kendini gerçekleştirmesi için güvenli bir anlam alanı yaratır, birey ise bu anlamı etik-politik sorumlulukla yaşanabilir kılar. Bu karşılıklı yapı kurulmadıkça ne özgürlük kurulur ne de sistem kalıcılaşır.
Hakkı TEKİN





