Modern sosyalist düşüncenin kuruluşunda, özellikle Marksizm’de “bilimsellik” iddiası kurucu bir rol oynamıştır. Marx, kendi kuramını “ütopik sosyalizme” karşı “bilimsel sosyalizm” olarak konumlandırırken, esas olarak pozitivist bilim anlayışının etkisi altındadır. Bilgiyi nesnel, nedensel, ölçülebilir olgular üzerinden tarifleyen bu anlayış, doğa bilimlerinin yöntemini topluma uygulamaya çalışarak toplumsal değişimi de mekanik bir yasallık içinde ele alır. Böylece toplumsal devrim, tarihsel zorunluluğun bir sonucu, sınıf mücadelesinin mutlak ve nesnel bir evrimi olarak kuramsallaştırılır. Marx’ın bu noktadaki dayanağı, bir yandan Hegelci diyalektiğin biçimsel yapısı, diğer yandan da Ricardo’dan devraldığı emek-değer kuramı üzerinden şekillenen ekonomi-politik yasallıktır. Toplum, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiler temelinde kendini evrimsel olarak yeniden yapılandıran bir sistem olarak görülür.
Bu bilgisel çerçeve, özneyi nesnenin içine gömerek silikleştirip, edilgenleştirir. Tarih, kendiliğinden işleyen bir diyalektik zorunluluğun sahası haline gelir. Özne ise bu zorunluluğu “bilinç” düzeyinde kavrayarak sadece kendi zamanının kaçınılmaz devrimcisidir. Özgürlük böylece ahlaki-politik bir inşa değil, determinist adına nesnel zorunluluğun bilincine varmak haline gelir. Toplumun hakikati, maddi koşulların yapısal yasalarıyla açıklanır ve bilgi, bu yapısal hareketin dışsal bir gözlemcisi konumuna yerleştirilir. Bu yaklaşım, felsefi düzlemde materyalisttir ama bilim felsefesi açısından pozitivizmin indirgemeci mantığını taşır. Bilginin etik, anlamsal, yaşamsal, ilişkisel, özgürlüksel ve tarihsel toplum akıl boyutuyla göz ardı edilir.
Bu açıdan Marksizm’in bilim iddiası, toplumu anlamaktır fakat etkilendiği ve mevcut Avrupa merkezli pozitivist bilgi yapısını aşamadığı için toplumu anlamak yerine yönetilecek bir nesne haline getirdi. Doğanın fiziksel yasalarını topluma uyarlayan bu pozitivist yaklaşım, çelişkileri çözülmesi gereken toplumsal olgular değil, denetlenmesi gereken mühendislik sorunları olarak gördü. Bu nedenle diyalektik, yaşayan bir çelişki biçimi olmaktan çıkıp, zorunlu bir ilerleme yasasına dönüştürdü. Oysa toplumun çelişkileri, etik, ilişkisel ve anlamlı çözümlemelerle devinimli akış halindeyken, bu yaklaşım onları donmuş yapılar haline getirdi.
SOSYAL BİLİM NESNEL, TARAFSIZ VE YASAYA DAYALI OLDUĞU İDDİASI REDDEDİLİR
Leninizm, bu bilim anlayışını parti örgütsel düzleme taşıyarak, sınıf, ekonomi bilgi ile iktidar arasında sıkı bir bağ kurdu. Yani bu kavramları mutlaklaştırdı, özne bastırıldı. Bu modelle dışsallaşmış bilgi sistemine dayanarak örgüt ve iktidarı kurdu. Böylece bilim, özgürlüğün değil, merkeziyetçi iktidarın ideolojik aygıtı haline geldi. Dolayısıyla Lenin’in öncü parti modeli, toplumun kendiliğinden bilincini yeterli görmeyen, onun yerine “bilimsel sosyalizmi” taşıyacak dıştan determinist merkezî, disiplinli ve hiyerarşik bir yapı geliştirir. Parti, bilgiyle donanmış aydın öncülerden oluşur ve sınıf bilincini dışsal olarak topluma taşır. Edilinen bilginin oluş biçiminde toplum artık nesneldir, yönetilmelidir. Bu yapı bilgiyi “doğrunun” merkezi bir yerde üretildiğini varsayar. İktidarın ele geçirilmesi, toplumun kurtuluşu için zorunlu bir aşamadır, çünkü bilgi iktidara yüklenmiş, hakikat kurucu konumuna sokulmuştur. Bu bilgi-örgütsel bağ, Sovyetler Birliği pratiğinde tam anlamıyla kristalleşir. Bilimle donanmış parti-devlet aygıtı, toplumun yerine geçerek onu yeniden inşa eder. Oysa bu “inşa”, aslında toplumu iktidar aracılığıyla şekillendirme girişimidir. Sonuç, bireyin yokluğu, toplumun edilgenleşmesi, düşünsel alanın üretimsizliği ve alanın tek tipleşmesi, kadının bastırılması ve doğanın tahakküm altına alınmasıdır.
Önder Apo’nun Demokratik Toplum Sosyalizmi perspektifi, bu noktada radikal bir kopuş anlamına gelir. Bu sadece reel sosyalizmin siyasal sonuçlarına değil, onun arkasındaki bilgi anlayışına, bilgi dayanaklarına yönelik bir eleştiri ve kopuşla başlar. Sosyal bilimin nesnel, tarafsız ve yasaya dayalı olduğu iddiası reddedilir. Toplum, doğadan farklı olarak ikinci doğa olarak özgürlük potansiyeline sahip ahlaki-politik bir varlıktır. Dolayısıyla toplumsal hakikat, sadece gözlemle değil, ilişki kurma, anlam verme ve ahlaki-politik katılım yoluyla kavranabilir. Dolayısıyla demokratik sosyalizm, bilgiyi yeniden içselleştirir.
Önder Apo bu bağlamda bilgiyi, klasik üç bilgisel hattı aşarak yeniden tanımlar. Ne teolojik dogmalara dayanan mutlakçı bilgi, ne pozitivist bilim gibi ölçülebilir yasalar sistemi, ne de postmodernizmin göreceli ve parçalanmış bilgi anlayışı, Onun yerine, toplumsal yaşamın içkin hakikatine dayalı, tarihsel, ilişkisel, etik, anlam ve özgürleştirici bir bilgi biçimi önerir. Bilgi artık tahakküm değil, özneleşme aracıdır. Bilginin kaynağı yalnızca gözlem değil, toplumsal anlam , akıl, etik sezgi, katılım, anlam, özgürlük ve devlet dışı demokratik komünalitenin, tarihsel toplum direniş deneyimi, kolektif anlam üretiminden süzülür.
Bu yeni bilgi, toplumun tarihsel çözümlemesini doğanın dönüşümü olan toplumsal “klan” ile başlatarak bilgiyi tarihselleştirir. Aynı zamanda klan-toplumun duyusal, sezgisel, animist bilgi alanını anlamlandırarak sosyolojiyi yeniden kurar. Mitoloji, din, felsefe ve bilimin ardışık olarak ele alındığı çözümlemede, her aşama hakikatin farklı bir ifadesidir. Bu anlamda tarih sadece olaylar dizisi değil, hakikat arayışının uğraklarıdır. Sosyoloji artık salt bir gözlem disiplini değil, tarihsel-toplumsal inşa pratiğinin kendisidir. Sosyal bilim, iktidar, devlet, sermaye, erkek egemen zihniyeti ve akademik sınırları içinde olmaktan çıkar, devlet dışı komünal toplumun, kadının zihinsel üretimin ürünü, halkların direnişi ve inşa kapasitesinin düşünsel ifadesi haline gelir.
Bu yaklaşım örgütsel düzlemde de radikal sonuçlara yol açar. Bilgi topluma artık dışsal merkezî ve hiyerarşik parti, uzman, teknokrat, bilimci vs tarafından taşınmaz. İçsel gelişim devindirici iradeleri olan, Akademiler, kadın meclisleri, komünal meclisler, kültürel kurumlar, bilge cemaatler, ihtiyarlar, gençlik ocakları, yaşamsal deneyimler, hepsi bilginin taşıyıcısı ve üreticisidir. Toplumsal özgürlüğün içsel kendini yaratma süreçleridir ve bu içsel mekanizmalar özgürlüğün taşıyıcısı olurlar. Kadın ise, sadece bilgi alanında yer alan bir özne değil, bilginin etiği ve sezgisiyle yeniden tanımlanmasının taşıyıcısıdır. Bu nedenle Önder Apo’nun paradigmasında bilgi ile kadın özgürlüğü, siyasetle ahlak, estetikle, demokrasi, tarihsel toplum ve çoklu örgütlenme birbirinden kopuk değil, iç içe geçmiş biçimlerde yeniden kurulur.
Demokratik Sosyal Bilim, bu bütünlüğün adıdır. Pozitivist sosyal bilimin sınıfsal nesnelliğine karşı, demokratik-etik-politik-özgürlükçü-toplumsal hakikati esas alan bir sosyal bilim anlayışı gelişir. Bu bilim, yalnızca ne olduğunu anlamaya değil, ne olabileceğini kurmaya yöneliktir. Bu yönelimiyle de demokratik toplumun inşa edilebilirliğini mümkün kılar.
Hakkı TEKİN





