“Devşirme” kavramı, Osmanlı İmparatorluğu’nda 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar uygulanan sistematik bir kadrolaşma mekanizmasını tanımlar. Hristiyan tebaadan (çoğunlukla Balkan kökenli) genç erkek çocuklar ailelerinden koparılarak İslamlaştırılır, yoğun bir endoctrine (içselleştirme) sürecinden geçirilir ve saray, bürokrasi ya da Yeniçeri Ocağı’na yerleştirilirdi. Amaç, köklerinden kopmuş, sultana mutlak sadakat gösteren ve herhangi bir etnik aidiyete bağlı olmayan bir yönetici-asker sınıfı yaratmaktı.
Çağdaş metaforik anlamıyla devşirme kişiliği, bireyin kendi etnik-kültürel aidiyetine, diline, tarihsel hafızasına ve toplumsal değerlerine sırt çevirerek egemen kültürün içinde erimesini ve kendini yeniden inşa etmesini ifade eder. Bu, gönüllü ya da baskı altında gerçekleşen radikal bir asimilasyon formudur. Frantz Fanon’un “siyah deri, beyaz maske” metaforunda ve Albert Memmi’nin sömürgecilik psikolojisi analizlerinde derinlemesine işlendiği üzere, devşirme tipi, egemenin bakışını içselleştirir ve kendi halkını “öteki”nin gözüyle görmeye başlar.
Batı’da kolonyalizm, Ortadoğu’da ise ulus-devlet inşası ve tekçi modernleşme politikaları bu fenomeni beslemiştir. Özellikle Kürt toplumunda bu süreç, statü ve güvenlik arayışıyla kimlik inkârının kesiştiği trajik bir alan haline gelmiştir.
Sosyal-Psikolojik Yapı tahlilleri yapıldığında: Parçalanmış Benlik ve Aşağılık Kompleksi
Devşirme kişiliğin, derin bir kimlik bölünmesi (identity splitting) ve içselleştirilmiş aşağılık kompleksi üzerine kurulu olduğu görülür. Birey, kökenini bir yük, bir dezavantaj ya da utanç kaynağı olarak algılar. Bu algı, ego savunması mekanizmalarını devreye sokar.
Devşirme kişilik Kendi geçmişinden, ailesinden, dilinden ve kültürel hafızasından sistematik olarak uzaklaşır ve kaçar. Mensubiyetini ya tamamen reddeder ya da küçümseyici bir mesafeyle anar.
Reaksiyon Formasyonu benlik erozyonu yaratır. Bastırılan aidiyet duygusu, tam tersi bir aşırı uyum ve fanatizmle telafi edilir. Egemen kültürün değerlerini, o kültürün “doğal” mensuplarından daha bağnaz, daha militan, daha militarist ve daha devletçi bir şekilde benimser.
Kabul Görme Kaygısı, egemen topluma “tamamen ait” olduğunu kanıtlama zorunluluğu, bireyi sürekli bir performans gösterimi haline iter. Bu performansın en çarpıcı yansıması, kendi halkının özgürlük, demokrasi ve hak taleplerine yönelik aşırı saldırganlıktır.
Psikolojik açıdan bu durum, kronik bir yabancılaşma ve benlik parçalanması yaratır. Birey, ne tam olarak egemenin parçası olabilmekte ne de kendi köklerine dönebilmektedir. Ortaya çıkan boşluk, otoriter sadakat, katı milliyetçilik ve hiper-devletçilikle doldurulur. Bu, Fanon’un tarif ettiği kolonyal psikozun yerli versiyonudur: Kendi varoluşunu inkâr ederek var olmaya çalışan trajik bir figürdür o artık.
Toplumsal, Siyasal ve Kültürel Hayattaki Rol ve Duruş Devşirme kişiliği, egemen sistem için stratejik bir işlev ile taşır. Kendi halkına karşı aldığı radikal mesafe ve saldırgan tutum, sadakatinin en güçlü kanıtı olarak görülür. Bu kişiler, Kültürel alanda kendi toplumsal değerlerini “ilkel”, “değersiz” “deklase”ya da “gerici” olarak damgalar, egemen kültürün anlatısını ise coşkuyla sahiplenir. Burada çok ciddi bir benlik yitimi yaşanır. Bu benlik yitimi devşirmeyi siyasal alanda en sert güvenlik paradigmasının savunucusu yapar. Kendi halkının özgürlük mücadelesini “terör”, “bölücülük” ya da “dış mihrak oyunu” olarak çerçeveler. Barış, uzlaşma ve demokratik çözüm ihtimallerine derin bir kaygı ve karşıtlıkla yaklaşır. Çünkü halkının özgürlük mücadelesi ile egemenler arasında olası bir anlaşma ya da normalleşme süreci, onların “devşirme” olarak sağladıkları aşırı sadakat ve aracılık rolünü işlevsiz kılar. Çatışma ve gerilim ortamı, bu kişilerin statülerini, rantlarını ve koltuklarını koruyan en önemli güvencedir.
Devşirmenin bu rant mantığı, barışa ve toplumsal gelişmeye yapısal bir engel oluşturur. Savaş devam ettikçe egemenin “devşirme”ye ihtiyaç artar; barış ve demokrasi ise onları görünmez kılar. Dolayısıyla devşirme tipi, hem bireysel hem kolektif düzeyde barış karşıtı bir dinamik haline gelir.
Bu gerçekliği Kürt realitesinde uyguladığımızda bu gerçeklik dahada çarpıcı sonuçlar veriyor. Türk devlet yapısı özünde devşirme gerçeğine dayanır. Bir iki örnekle Meram’ımızı dile getirmek istiyoruz. Örneğin: Hakan Fidan: Kürt kökenine rağmen ulusal güvenlik aygıtının en üst kademelerinde devletin paradigmasıyla tam bir bütünleşme örneği sunar.
Yine Kemal Kılıçdaroğlu Dersimli bir Alevi-Kürttür, ama uzun yıllar etnik ve mezhepsel kimliğini gizlemiş, hatta Türk soyağacı arayışına girmiştir. Şeceresini Türk soyuna dayandırmak için kitap bile yazdırmıştır. Bu, inkârın stratejik salınımını gösterir. Keza: Recep Tayyip Erdoğan Gürcü kökenli bir aileden gelir, babası emekçi bir tersane işçisi olmasına rağmen Türk-İslam sentezi içinde aşırı milliyetçi ve devletçi bir kimlik inşası, oluşturma ve devşirmeciliğin “müstesna” bir varyantı olarak karşımızda durmaktadır. Bu figürler, devşirme kişiliğinin farklı tonlarını —sessiz erime, pragmatik salınım ve fanatik sahiplenme— temsil ederler.
Sonuç olarak Devşirme kişiliği, otoriter ve kolonyal yapıların ürettiği psikolojik ve toplumsal bir patolojisidir. Devşirme kişilik; bireysel düzeyde derin bir yabancılaşma ve benlik yarılması yaratırken, toplumsal-siyasal düzeyde ise barışın, demokrasinin ve özgür kimlik oluşumunun önündeki önemli engellerden biridir. Kendi tarihine ve halkına karşı fanatik saldırganlık, aslında kabul görme kaygısının ve içselleştirilmiş aşağılık duygusunun en acı dışavurumudur. Gerçek aidiyet, ne radikal inkârda ne de körü körüne taklitte yatar. Kökenine eleştirel bir bilinçle sahip çıkmak, onu evrensel insanî değerlerle sentezleyebilmek ve psikolojik bütünlüğü sağlayabilmek, sağlıklı kimlik gelişiminin temel koşuludur. Kendi hafızasına yabancılaşan birey ve toplumlar, en sonunda hem bireylerini hem de geleceklerini yok ederler.
Harun ŞIKAKÎ





