38 yıl önce bugün, Ortadoğu insanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan katliama sahne oldu. 16 Mart 1988 günü diktatör Saddam Hüseyin rejimi tarafından yapılan hava saldırılarında Irak’ın Halepçe kenti dehşetin başkenti hâline gelmişti. Bu insanlık dışı saldırı, modern dünya tarihinde Hiroşima ve Nagazaki’den sonra 20. yüzyılın en büyük kimyasal katliamı olarak kayıtlara geçti ve Kürt halkına karşı yürütülen Enfal Soykırımı’nın en acımasız ve en çarpıcı aşamasıydı.
O sabah, Irak Hava Kuvvetleri’ne ait 8 adet MiG-23 savaş uçağı, yaklaşık 40 bin nüfuslu Halepçe’ye beş saat boyunca zehirli gaz bombaları yağdırdı. Önce konvansiyonel bombalarla evlerin camlarını kırarak gazın daha etkili yayılmasını sağladılar; ardından hardal gazı, sarin ve tabun gibi ölümcül kimyasalları devreye soktular. Kentte yayılan keskin “elma kokulu” gaz, dakikalar içinde her yere sirayet etti. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar; kaçmaya çalışan siviller sokaklarda, evlerin önünde ya da araçlarının içinde birbiri üzerine yığılarak can verdi.
Katliamın bilançosu dehşet vericiydi: Çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 5 binden fazla kişi anında şehit düştü, 10 binden fazla kişi ağır yaralandı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporlarına göre, saldırının uzun vadeli etkileri nedeniyle günümüze dek 43 bin 753’ten fazla kişi hayatını kaybetti, 61 binden fazla kişi ise kalıcı sakatlıklarla yaşamaya mahkûm oldu. Kurbanların yüzde 68’i 18 yaşın altındaydı. Saldırı sonrası 216 köyden 198’i tamamen yok edildi; bölgenin tarımı, hayvancılığı ve doğal kaynakları yüzde 100 tahrip oldu. Kaçış sırasında İran ve Doğu Kürdistan’a sığınanlar arasında 74 aileden 211 çocuk kayboldu; bir kısmı ailelerine kavuşsa da birçok aile hâlâ acı içinde.
Bu katliam, uluslararası toplum tarafından geniş çapta kınanmasına rağmen, hâlâ birçok ülkede soykırım olarak resmen tanınmadı. Irak Parlamentosu 17 Mart 2011’de Halepçe’yi soykırım olarak ilan etti ve Irak Yüksek Ceza Mahkemesi de bunu soykırım eylemi olarak tanımladı. Ancak Bağdat hükümeti, mağdurlara tazminat ödemek için somut ve ciddi bir adım atmadı.
Halepçe, yalnızca Saddam Hüseyin ve Baas rejiminin bir ürünü değildi; aynı zamanda dönemin uluslararası güç dengelerinin utanç verici bir yansımasıydı. Saddam, İran-Irak Savaşı sırasında Batı’nın özellikle ABD ve Avrupa’nın desteğiyle silahlandırılmış, kimyasal gaz depolarıyla donatılmış bir kuklaydı. Bu destek olmadan, bir halka karşı böylesine pervasız ve barbar bir saldırı cesareti gösteremezdi. Katliam sırasında dünya başkentlerinde Saddam’a kırmızı halılar seriliyor, onuruna resmi yemekler veriliyordu. Sessiz kalanlar, sadece izleyenler değil; aynı zamanda bu vahşeti mümkün kılanlardı.
Halepçe, Kürt halkına verilmiş en ağır mesajlardan biriydi: Özgürlük mücadelesinden vazgeçin, yoksa kökünüzle birlikte yok edilirsiniz. Kapitalist sistem, yalnızca insanları değil; hayvanları, bitki örtüsünü, toprağı bile zehirleyerek Kürt varlığını sonsuza dek silmeyi amaçlamıştı. Bu, ikinci dünya savaşından sonra gerçekleştirilen en büyük sivil katliamlardan biri olarak tarihe geçti.
Aradan 38 yıl geçmesine rağmen, Kürt halkı üzerindeki baskı ve katliam tehdidi ortadan kalkmadı. Kuzey, Doğu, Güney ve Batı Kürdistan’da sömürgeci güçler; Türkiye, İran, Suriye ve Irak inkar, imha ve asimilasyon politikalarını sürdürüyor.
Halepçe’nin açtığı yara hâlâ kanıyor: Çocuklar taş attıkları için ağır işkencelere maruz kalıyor, cezaevlerine dolduruluyor; seçilmiş belediye başkanları, siyasetçiler tutuklanıyor; gençler özgürlük talebiyle idam ediliyor; dağlarda gerillalara yönelik operasyonlar ve kimyasal silah saldırıları geçtiğimiz yıla kadar da aralıksız devam ediyordu. Kaba katliamlar yerini daha sofistike baskı yöntemlerine bıraksa da, fırsatını bulan her güç Halepçe’yi aratmayacak vahşetlere imza atmaktan çekinmeyeceğini defalarca gösterdi.
21.yüzyılda hâlâ Kürtler katliam tehdidi altında yaşıyor. Bu gerçek, özgürlük mücadelesinde ısrarlı, örgütlü ve dirayetli olmayı bir kez daha zorunlu kılıyor. Güney Kürdistan’daki federatif yapıyı “yeterli” görüp rehavete kapılmak, yeni oyunlara kapı aralamak anlamına gelir. Halepçe’den çıkarılması gereken en temel ders: Öz güce dayalı örgütlülük geliştirmek, sömürgeci zihniyeti pişman etmek ve bir daha böyle bir vahşetle karşılaşmamaktır.
Halepçe, unutulmayacak bir yara; aynı zamanda Kürt halkının direniş iradesinin en güçlü simgelerinden biridir. Bu acıyı unutturmamak, adalet talep etmek ve özgürlüğe giden yolda kararlı adımlar atmak, her Kürt gencinin en kutsal görevidir. Halepçe şehitlerini rahmetle anıyor, yaralı yüreklerimize şifa diliyoruz.
Arî TUFAN





