Sykes-Picot ve Lozan’la şekillenen 100 yıllık bölgesel düzenin yerini, merkezinde İsrail’in olduğu “İbrahimi Anlaşmalar” ve yeni ticaret yolları alırken, Ankara’nın jeo-stratejik önemi azalıyor. Erdoğan yönetiminin bu yeni sisteme entegre olma çabaları, Kürt sorunu ekseninde yürütülen hassas süreç ve iç siyasetteki yansımaları, Türkiye’nin geleceğine dair kritik soruları beraberinde getiriyor.
SOĞUK SAVAŞ’IN KALKANI OLAN TÜRKİYE: JEO-STRTAJİK AVANTAJ NASIL KAYBEDİLDİ?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Ekim Devrimi sonrası oluşan iki kutuplu dünyanın bir ürünüydü. Kapitalist sistem, Sovyetler Birliği’nin sıcak sulara inmesini engellemek ve bir tampon bölge oluşturmak amacıyla Mustafa Kemal liderliğindeki yeni devlete stratejik bir rol biçti. Bu “karakol devlet” konumu, Türkiye’ye uzun yıllar boyunca Batı karşısında jeo-stratejik konumunu bir koz olarak kullanma ve taleplerini kabul ettirme imkanı tanıdı. Ancak Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bu denklem temelden sarsıldı. Artık Türkiye’nin “şımarıklıklarını” sineye çekecek bir Soğuk Savaş gerçekliği kalmadı. Küresel güçler, 3. Dünya Savaşı olarak nitelenen yeni bir süreçle Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye başladı ve bu yeni tasarımda Türkiye’nin eski rolüne yer yok.
YENİ ORTADOĞU’NUN MİMARI İSRAİL: SYKES-PİCOT’DAN İBRAHİMİ ANLAŞMALARA GEÇİŞ
Bölgesel denklemi değiştiren en temel aktör, 1948’de kurulan ve bugün bölgenin ana dinamik gücü haline gelen İsrail. Batı’nın öncülük ettiği yeni düzende, Sykes-Picot ve Lozan gibi tarihi anlaşmaların miadını doldurduğu, yerini ise “İbrahimi Anlaşmalar” ve İsrail merkezli yeni ticaret koridorlarının (IMEC gibi) aldığı vurgulanıyor. Bu “Post-İsrail dönemi” olarak adlandırılan süreçte, küresel sermaye artık Türkiye’ye eskisi gibi stratejik bir önem atfetmiyor. İsrail’in bir yandan bazı Arap devletleriyle anlaşması, diğer yandan İran öncülüğündeki “Şia ekseni” (Gazze, Lübnan, Suriye, Irak) ile savaşması, bu yeni hegemonyayı kurma amacını taşıyor.
ERDOĞAN İKTİDARININ ZORLU HALİ: SİSTEME ENTEGRE OLMA ÇABASI VE VERİLEN TAVİZLER
Bu yeni denklemde oyun dışı kalma tehlikesini gören Erdoğan yönetiminin, sisteme yeniden entegre olabilmek için bir dizi kritik hamle yaptığı belirtiliyor. IMEC ticaret yolunun dışında bırakılmasına tepki olarak Hamas’ın 7 Ekim saldırısını desteklediği iddia edilen Erdoğan’ın, sonrasında İsrail’in Gazze operasyonuna zemin hazırlayan bu durumu bir pazarlık kozuna çevirdiği analiz ediliyor. Trump planı çerçevesinde Hamas’ın tasfiyesini öngören Mısır’daki toplantıya “Hamas temsilcisi” rolüyle katılması ve Trump’tan övgü alması, Türkiye’nin yeni düzende kendine yer bulmak için Filistin davasını dahi feda edebileceğinin bir işareti olarak yorumlanıyor. Kıbrıs seçimlerine verilen ılımlı tepki ve Batı ile ilişkileri düzeltme çabaları da bu uzlaşma arayışının parçaları olarak görülüyor.
KÜRT TARAFINDAN “SİYASİ ÇÖZÜM” İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ANKARA’NIN İKİRCİKLİ TUTUMU
Tam da bu jeo-politik sıkışmışlık içinde, Önder Apo’nun bir yıl önce başlattığı süreç kilit bir önem kazanıyor. Analize göre bu süreç, İsrail eksenli bölgesel savaşın Türkiye’ye olası yansımalarına karşı bir ön alma hamlesi. Bu çerçevede PKK’nin 26 Ekim’de Kandil’den yaptığı “gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çekme” açıklaması, tarihi bir adım olarak niteleniyor. Bu hamlenin amacı, “savaş var” bahanesini ortadan kaldırarak hükümeti demokratik siyaset zemininde yasal ve hukuki adımlar atmaya zorlamak ve Kürt sorununun nedeninin silahlar değil, inkar politikaları olduğunu göstermek.
İÇ SİYASETTE “OYALAMA” TAKTİĞİ: CHP’YE OPERASYONLAR VE BELİRSİZLİKLER
Ancak Ankara’nın bu adıma yanıtı, “oyalayan, uzatan ve muğlaklaştıran” bir tavır olarak değerlendiriliyor. Hükümetin, tıpkı Lozan’da Misak-ı Milli’den taviz vererek Batı ile anlaştığı gibi, bugün de Kürt sorununda bazı tavizler karşılığında sisteme entegre olmaya çalıştığı öne sürülüyor. Süreçle ilgili kurulan Meclis komisyonunun somut bir adım atmaması, bir “oyalama aparatı” olarak çalışması bu tezi güçlendiriyor. Daha da dikkat çekici olan ise, gerillanın çekilme kararını açıkladığı günlerde Ekrem İmamoğlu ve Merdan Yanardağ gibi isimlere “casusluk” davaları açılması. Bu durum, AKP’nin Kürt sorunu üzerinden attığı her adımı, CHP gibi muhalif güçleri zayıflatmak için bir fırsata çevirme stratejisinin bir parçası olarak okunuyor.
İKİ UCU KESKİN BIÇAK-UZLAŞMA MI, YENİ BİR ÇATIŞMA DALGASI MI?
Önümüzdeki tablo, Türkiye için oldukça kritik bir döneme işaret ediyor. Bir yanda, Batı ve İsrail ile yeni bir uzlaşma zemini bularak sistemde kendine kısmi bir rol edinen, ancak bunun karşılığında Kürtlere karşı 1925’tekine benzer yeni bir saldırı dalgası başlatabilecek bir Türkiye olasılığı duruyor. Diğer yanda ise, atılan stratejik adımlarla açılan demokratik siyaset zemininde Kürt sorununun barışçıl çözümüne yönelik tarihi bir fırsat bulunuyor.
Devlet Bahçeli’nin söylemindeki sertleşme, medyanın süreci görmezden gelen tavrı ve hükümetin ikircikli politikaları, barış yolunun zorluklarla dolu olduğunu gösteriyor. Tüm bu gelişmeler ve olasılıklara bakıldığında çözümün hükümetin iyi niyetine bırakılamayacağını; kadınların, gençlerin ve tüm demokratik çevrelerin örgütlü bir toplumsal mücadele ile sürece sahip çıkmasının belirleyici olacağını gösteriyor. Türkiye, ya bu tarihsel fırsatı kullanarak kendi iç barışını sağlayacak ya da Ortadoğu’da yeniden çizilen haritaların en büyük kaybedenlerinden biri olma riskiyle yüzleşecek.
EDİTÖRDEN





