Siyasi, askeri ve politik gelişmelerin fırtına gibi estiği, bölgesel ve küresel dengelerin altüst olduğu bir yılı geride bıraktık. 2025’in yarattığı sarsıntılar, 2026’da da aynı şiddetle devam edeceğine benziyor. Sahada ve politik arenada süren ilişkiler, çelişkiler ve çatışmalar; daha büyük kırılmaların kapıda olduğunun açık işaretlerini veriyor.
STRATEJİK ÇELİŞKİLER ÇÖZÜMÜ İMKANSIZLAŞTIRIYOR
Kapitalist sistemin bağrında serpilen ve küresel kaosa dönüşen Üçüncü Dünya Savaşı hız kesmeden sürüyor. Sorunun kaynağı bizzat hegemonik sistemin yapısı. Bu nedenle hegemonik güçler hem birbirleriyle hem de kendi çürümüş sistemleriyle stratejik düzeyde çatışıyor. Ancak bu stratejik çelişkiler, taktiksel manevralarla zamana yayılıyor. Çözüm üretmek yerine kaosu yönetmek, kapitalist sistemin tercih ettiği yöntem haline gelmiş durumda. Hegemonik merkezler, çatışmaları aşamalara bölerek sürüncemede bırakıyor; böylece sorunları çözmek yerine kontrol altında tutmayı hedefliyor.
Yeni dönem savaş tarzını “hiçbir şey olmuyor” ya da “her şey eskisi gibi, hatta daha kötü” diye yorumlamak büyük bir yanılgı olur. Çünkü sahada görünenin ötesinde, köklü bir hegemonik birikim devreye giriyor. Yapılanların etkisiyle ortaya çıkan olgular, kimi zaman gönüllü kimi zaman zorunlu olarak şekilleniyor. Bu da sürecin çok daha derin bir boyuta taşındığını gösteriyor.
KONJONTÜREL KOŞULLAR DEĞİŞİMİ ZORLUYOR
Ortaya çıkan yeni koşullar, sahadaki mevcut durumu kökten değişime zorluyor. Bölgedeki hiçbir olgu bu değişimden muaf değil. Dış müdahalelerle ya da zorunlu koşulların dayatmasıyla, bölge kontrollü bir değişim sürecine sokulmuş durumda. Hegemonik sistem, yerel dinamiklerin inisiyatif almasını engellemek için kaosu bilinçli biçimde sürdürüyor. Yerel güçleri öngörülemez bir ortamda kendisine bağımlı hale getiriyor. Üstelik iç dinamiklerin örgütsüzlüğü, sistemin kendi içsel mekanizmalarına daha geniş hareket alanı sağlıyor.
Hegemonik sistem, kendisini restore ederken rejimleri hızla yıkmayı değil, onları “ehlileştirip” kendi yapısına entegre etmeyi hedefliyor. Demokratik toplumsal dinamiklerin harekete geçmesini engellemek için tüm güçleri sisteme bağlamaya çalışıyor. Konjonktürel şartlara göre taktiklerini aşamalı biçimde uyguluyor.
Sonuçta yaşanan sorunlar, kapitalist sistemin bağrında doğmuş yapısal bir kaostur. Sistem bu kaosu aşmak yerine, yeni kaoslar üreterek kendi dinamiklerini yönetmeye çalışıyor. Mücadeleyi sistem içi tutarak, sistem dışı güçlerin inisiyatif kazanmasının önünü kapatıyor.
MÜZAKERE MASALARI: ÇÖZÜM DEĞİL, DAYATMA
Trump iktidara geldiğinden beri uygulanan konseptin özü ortada: sorunlar çözülmüyor, sadece politik dengeler altüst ediliyor. ABD’nin temel politikası haline gelen ve Trump döneminde ivme kazanan yaklaşım, vekalet savaşlarını tasfiye etmek üzerine kurulu. Vekil güçler ya yok edilmekte ya da mevcut yapılara zorla entegre edilmektedir. Bu şekilde sahadaki aktörler devre dışı bırakılıp, devlet güçleri hegemonik masalara oturtulmaktadır. Ancak bu masaların gizli amacı açıktır: hegemonik sistemin restorasyonu ve tüm güçlerin sisteme entegrasyonu. Gazze’den İran’a, Ukrayna’dan Kafkasya’ya kadar kurulan her masa aynı oyunun parçasıdır. Irak’ta Haşdi Şabi’ye dayatılan tasfiye ya da entegrasyon seçeneği de bu politikanın devamıdır. Çatışma zeminleri yaratmak için kullanılan vekil güçler artık engel görülmekte, masaya oturtulan devletler ise belirsizlik ve gelecek kaygısıyla silahlanma yarışına sürüklenmektedir.
DEMOKRATİK ENTEGRASYON: ZORUNLU DAYATMAYA KARŞI GÖNÜLLÜ ÇÖZÜM
Bu tabloyu gören Önder Apo, tecrit koşullarında bile Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla kendi çözüm perspektifini ortaya koydu. Demokratik Toplum Manifestosu ile sunduğu kavram seti, gönüllülüğe dayanan demokratik entegrasyonun yolunu açtı. Devlet+demokrasi perspektifiyle halkların lehine dönüşüm için büyük bir irade gösterdi. Sistemin zorunlu entegrasyon dayatmalarına karşı, hukuk ve anayasal çözüm temelinde gönüllü demokratik entegrasyon önerdi. Yaklaşık bir yıldır sınırlı imkânlarla yürüttüğü çaba, Kürt ve Türk halkı için son şans olarak görülmekte. İmralı’ya giden meclis heyeti süreci siyasal zemine taşısa da devlet, her adımı gizli tutarak bağlayıcı bir hukuki zemine dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Dem Parti dışında diğer partilerin raporları ise tasfiye zihniyetinin ötesine geçemiyor. Küçük gedikler açılsa da inkâr ve imha zihniyeti hâlâ her alanda dayatılmakta.
CİNSİYETÇİ MİLLİYETÇİLİĞE KARŞI DİRENİŞ ZORUNLUDUR
Önder Apo’nun mesajlarında sürekli vurguladığı gibi, provokasyonlar ve darbe mekaniği işlemektedir. Özgürlük Hareketi’nin iyi niyetli adımlarına rağmen devlet, milliyetçi dalgayı yükselterek demokratik talepleri bastırıyor. Bursaspor taraftarının provokatif tezahüratları tesadüf değil; Leyla Zana’ya yönelik saldırılar 1990’ların karanlık politikalarına açık bir gönderme. Medya, bürokrasi ve siyaset üçgenindeki çürümüşlük magazinleştirilerek gündem saptırılıyor. En ufak demokratik değerlendirme kriminalize edilmekte, milliyetçilik tek taraflı olarak topluma dayatılmaktadır. Bu nedenle cinsiyetçi milliyetçiliğe karşı başta kadınlar olmak üzere tüm demokrasi çevrelerinin harekete geçmesi kaçınılmazdır.
Türkiye gerçeğinde milliyetçilik, militarizm ve cinsiyetçilik iç içe geçmiş durumda. Bu zihniyet, kimlikler arası çatışma zeminini tarihsel olarak üretmiştir. Çözüm ise kadın özgürlük çizgisi ve demokratik ulus perspektifinde yatmaktadır. Son 20 yılda dincilik ideolojisiyle tahkim edilen cinsiyetçi milliyetçilik, her politikanın temel dayanağı haline gelmiştir. Bu zehirli ideolojiyle “kindar, dindar” toplum hedefi adım adım inşa edilmiştir. Ancak demokratik mücadele zeminleri güçlendirildiğinde, bu dayatmalar boşa çıkarılabilir. Barışın toplumsal taban bulması için herkesin sürece sahip çıkması hayati önem taşımaktadır.
İYİ POLİS – KÖTÜ POLİS OYUNU
Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerin bir benzeri Kuzey Doğu Suriye’de sahneleniyor. Suriye’deki denklem kırılgan, her an yeni çatışmalara gebe. Türkiye heyetinin Şam’da temaslarda bulunduğu gün Şex Maqsud ve Eşrefiye mahallelerine yönelik saldırılar tesadüf değil; bu, doğrudan Özerk Yönetime karşı yürütülen provokasyonun parçası. Bu kirli senaryonun başını çeken isim ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan. “QSD silahları bırakmazsa iç savaş çıkar” tehdidinin hemen ardından halk hedef alındı. Çözümsüzlüğü dayatan, darbe mekaniğini diri tutan kliğin başında Fidan var. Dışişleri bakanı gibi değil, savaş bakanı gibi çalışıyor. Ne zaman barışa dair bir umut belirse, ekranlara çıkıp devlet adına tehditler savuruyor. Suriye’de çözüm olmasın diye en fazla mesai harcayan kişi konumunda. Kuzey Kürdistan ve Kuzey Doğu Suriye’de barış çabalarının sonuçsuz kalması için her türlü provokatif söylem ve eylemi devreye sokuyor. Medya, bürokrasi, yargı ve siyaset üzerinden kullanılan kirli yöntemler, son dönemde ortaya çıkan çürümüşlüğün açık göstergesi. “İyi polis – kötü polis” klişesi yeniden sahneye sürülmüş durumda. Ancak unutulmamalıdır ki her iki rol de aynı merkeze hizmet ediyor. Kötü polis rolündeki Fidan’a yol açan ve destek veren “iyi polis” rolündeki AKP-Erdoğan ve MHP-Bahçeli kliğini görmezden gelmek büyük bir yanılgı olur.
KDP’NİN KÖR NOKTASI
Irak’ta seçimler yapıldı, fakat hâlâ hükümet kurulamadı. Bu belirsizlik, Irak ve Güney Kürdistan’da yeni askeri-siyasi gelişmelerin kapıda olduğuna işaret ediyor. DAIŞ zihniyeti yeniden diriltilmeye çalışılıyor. Bölge devletleri ve hegemonik güçler, Kürtler arası bölünmeyi derinleştirmek için Kuzey Doğu Suriye sorununu Kürt özgürlük mücadelesinden koparıp parçalı ve çıkarlarına uyumlu çözüm formülleri dayatıyor. Suriye’ye entegrasyon meselesi de bu amaçla gündeme getiriliyor. Bu tabloda KDP öne çıkarılarak Kürdistan’ın temsili gücü gibi sunulmak isteniyor. Önderliğin barış ve demokratik çözüm yaklaşımına karşı, KDP üzerinden örgütlenen Kürt milliyetçiliği ön plana çıkarılıyor. Ancak KDP’nin görmezden geldiği gerçek şu: Türk devleti burnunun dibindeki işgal çıkarı için onu değil, Irak merkezini tercih edecektir.
İRAN’DA BASKI VE ÇÜRÜME
İran ve Rojhilat Kürdistan’da kadın katliamları ve idamlar günlük hale gelmiş durumda. Aileler topluca tutuklanıyor, yoksulluk ve açlık toplumu derin bir çıkmaza sürüklüyor. Dışta tecride alınan İran rejimi, içte baskı politikalarıyla ömrünü uzatmaya çalışıyor. Demokratik muhalefet susturuluyor, yaşananlar sınırlı biçimde basına yansıyor. Bu tablo, rejimin çürümüşlüğünü ve halkı nefessiz bırakma stratejisini açıkça ortaya koyuyor.
EDİTÖRDEN





