Geçtiğimiz 26 yıl boyunca yöntem değiştiren ancak özündeki “Kürdü statüsüz ve iradesiz bırakma” hedefinden sapmayan bu çok uluslu konsensüs, 2026 yılının başıyla birlikte yeni bir aşamaya evrildi. Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerinde başlayan, ardından Rojava’nın geneline yayılmak istenen cihadist saldırı dalgası, Kürt halkının deyimiyle “İkinci 15 Şubat Komplosu” olarak sahnede.
Önder Apo’nun İmralı’dan geliştirdiği tarihi müdahale ve halkın dört parçada ilan ettiği ulusal direniş seferberliği, komplocuların “başı kopar, gövdeyi dağıt” stratejisini bir kez daha duvara çarptırdı. Ancak yaşanan gelişmelerden süzülen gerçeklik; tehlikenin sadece Rojava ile sınırlı olmadığı, tüm bölgeyi içine alan mezhepsel ve etnik bir iç savaşın, yani “Üçüncü Dünya Savaşı”nın en kanlı fazına geçilmek istendiğidir.
KOMPLONUN JEOPOLİTİĞİ: CHURCHİLL’DEN FİDAN’A ‘YARALI KÜRT’ SİYASETİ
Komployu anlamak için tarihin tozlu sayfalarındaki İngiliz stratejilerine bakmak kaçınılmazdır. Tarihe bakıldığında 1943 Kahire Konferansı’nda dönemin İngiliz Başbakanı Churchill’in “Kürdü yaralı bırakarak bölgeyi dizayn etme” formülasyonu, komplonun genetik kodunu oluşturmaktadır. 27 yıl önce Önder Apo’nun Suriye’den çıkarılmasıyla bu kod yeniden aktive edilmiş; Kürtler-Türkler ve Kürtler-Araplar arasında yüz yıl sürecek bir boğazlaşmanın zemini hazırlanmak istenmiştir.
Ancak bugün karşı karşıya kaldığımız tablo daha karmaşıktır. Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Şengal, Mexmûr, Qendîl ve Garê’yi açıkça hedef göstermesi, komplonun güncel “imha ve tasfiye” konseptinin ilanıdır. Uluslararası güçler, Suriye’de HTŞ ve türevi selefi yapılar üzerinden yeni bir “Sünni İslam Kuşağı” inşa ederken, Türkiye bu müdahaleyi Kürt kazanımlarını tamamen ortadan kaldırmak için bir fırsat penceresi olarak kullanmaktadır. Daha önceki analizlerimizde vurguladığımız üzere, Kürt sorununun uluslararası bir dünya savaşı (1. Dünya Savaşı) ile ortaya çıktığı ve çözümünün de yine bir dünya savaşı (3. Dünya Savaşı) içindeki saflaşmalarla şekilleneceği tespiti, önümüzdeki sürecin ne denli kritik olduğunun altını çiziyor.
ROJAVA: PARADİGMANIN SAHADAKİ MEYDAN OKUMASI
Neden Rojava hedefte? Bu sorunun yanıtı, Önder Apo’nun geliştirdiği “Demokratik Ulus” paradigmasında gizlidir. Hegemon güçlerin Ortadoğu için öngördüğü kader; halklar, inançlar ve mezhepler arası bitmek bilmeyen bir savaştır. Oysa Rojava; kadın özgürlükçü, ekolojik ve demokratik bir toplum modelini hayata geçirerek bu “kan gölü” senaryosuna en radikal alternatifi sunmuştur.
Komplocular için tehlike arz eden, sadece askeri bir güç değildir; asıl tehlike, halkların ve inançların bir arada yaşayabileceğine dair dünyaya sunulan bu “Özgürlük Manifestosu”dur. HTŞ gibi yapıların bir “NATO enstrümanı” olarak sahaya sürülmesi, aslında bu devrimci paradigmanın boğulması operasyonudur. Kürt halkı, bu saldırıların özünde, Önder Apo’nun fikirlerinin Ortadoğu halkları üzerindeki etkisini kırma ve bölgeyi yeniden ulus-devlet ve mezhep kavgaları kıskacına alma amacı taşıdığının farkındadır.
İMRALI’NIN SİYASAL İRADESİ: FELAKETİN ÖNÜNDEKİ BARAJ
27 yıldır ağır tecrit koşulları altında tutulan Önder Apo’nun, dışarıyla temas kurabildiği kısıtlı anlarda dahi sürece nasıl müdahale ettiği, komplonun neden başarısızlığa uğradığının da anahtarıdır. Halep ve Rojava’ya yönelik cihadist saldırıların başladığı andan itibaren Önder Apo’nun takındığı net tutum, bölgeyi büyük bir toplumsal felaketten, topyekun bir Arap-Kürt savaşından çekip almıştır.
Önder Apo’nun “Bu 15 Şubat komplosunun tekrarıdır” tespitiyle başlattığı inisiyatif, sadece savunma hattını güçlendirmemiş, aynı zamanda Türk devletini ve bölge güçlerini “tutum değişikliğine” zorlamıştır. 30 Ocak’ta Özerk Yönetim ile Şam yönetimi arasındaki diyalog arayışları bu iradenin bir sonucudur. Belirtildiği gibi; İmralı, Kürt-Türk çatışma zeminini her zaman çözüm ve diyalog zeminine çekmeye çalışmış, ancak devlet aklı bu fırsatı hep komplocu odakların lehine heba etmiştir. Bugün gelinen noktada, Hakan Fidan’ın bahsettiği operasyonel ısrar, İmralı’da örülmek istenen barış köprüsünü havaya uçurma riski taşımaktadır.
IRAK VE İRAN HATTI: YENİ BİR SÜNNİ-Şİİ SAVAŞI MI?
Devam eden süreçteki en çarpıcı uyarılardan biri, komplonun bir sonraki durağına ilişkindir. Suriye’de selefi bir devlet modelinin inşa edilmesi, sadece Şam’ı değil, Bağdat ve Tahran’ı da hedef alan bir domino etkisinin parçasıdır. DAIŞ çetelerinin cezaevlerinden çıkarılarak Irak’ın Anbar bölgesine transfer edilmesi, Sünni-Şii savaşının fitilini ateşleme planının bir parçasıdır.
Saddam sonrası Irak’ta kurulan dengenin tersyüz edilmesi ve Sünni azınlığın radikal selefi bir çizgide yeniden iktidara taşınması projesi, bölge halklarını takatten düşürme stratejisidir. Bu senaryoda Kürtler, hem Şii hem de Sünni radikalizminin ortasında ezilmek istenmektedir. Ancak Kürtlerin sık sık vurguladığı gibi, Kürt halkı artık “Birinci ve İkinci Dünya Savaşı”ndaki o dağınık ve örgütsüz güç değildir. Bugün “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla küreselleşen bir irade, Ortadoğu’nun yeniden dizaynında Kürtlerin özne olarak kalacağının en büyük teminatıdır.
ULUSAL BİRLİK VE SOKAKTAKİ HAKİKAT: ‘HALK SİYASETİ AYAĞA KALDIRDI‘
Uluslararası Komplo’ya karşı gelişen 27 yıllık direnişin en önemli kazanımı hiç şüphesiz “Ulusal Birlik” ruhudur. Bu ruhla ortaya çıkan tablo, partiler arası bürokrasinin çok ötesinde, halkın tabanda gerçekleştirdiği bir devrimdir. Rojava saldırılarıyla birlikte sokağa dökülen halk; siyasi partilerin açıklama yapmasını beklemeden, dört parçada ve Avrupa’da “Yek e yek e, rêya gelê Kurd yek e” (Birdir birdir, Kürt halkının yolu birdir) şiarıyla irade koymuştur.
Bu durum, Kürt siyasetine de çok net bir mesaj vermektedir: “Siyasi sorunlarınızı bir kenara bırakın ve ulusal birliğinizi kurun.” Halkın sokaktaki bu sarsılmaz duruşu, Trump’ın veya bölge diktatörlerinin hesaplarını bozan en büyük güçtür. Çocuklardan yaşlılara kadar her ferdin “öz savunma” bilinciyle toprağını savunması, komplocuların “gövdeyi parçalama” hesabının neden tutmayacağının yanıtıdır.
SONUÇ: 2026’NIN STRATEJİK EŞİĞİ VE ÖZGÜRLÜK ÇAĞRISI
Komplonun 27. yıldönümünde, Kürdistan ve dünyanın birçok yerinde yapılacak yürüyüşler, sadece bir protesto eylemi değil, aynı zamanda 2026 yılının kaderini belirleyecek olan “stratejik hamlenin” başlangıcıdır. “Önder Apo’ya Özgürlük, Rojava’ya Statü” şiarı, bugün Kürt sorununun çözümündeki yegane gerçekçi formüldür.
Kürt halkının çağrısı ve kararı da nettir: 2026 yılı, Kürt özgürlük mücadelesi için bir karar yılıdır. Savaş yıkımından kurtulmanın yolu, İmralı tecrit sisteminin parçalanması ve Önder Apo’nun özgür çalışma koşullarına kavuşmasıdır. Bugünden itibaren yapılacak tüm eylem ve etkinlikler, dünya kamuoyuna “Kürtler ve dostları teslim olmayacak” mesajını en gür sesle haykırma günüdür.
Tarih bir kez daha göstermiştir ki; halklar kendi kaderini füzelerle veya gizli mutabakatlarla değil, sarsılmaz bir irade ve örgütlü bir bilinçle yazar. Uluslararası Komplo 27. yılında Rojava’da boğulmak istenirken, Kürt halkı ve enternasyonal müttefikleri, komplonun karanlığına karşı Demokratik Modernite’nin ışığını büyütmeye kararlıdır.
EDİTÖRDEN





