Demokratik Entegrasyon; Entegrasyon terimi kültür, ekonomi, sosyal, siyasal, teknik, kimya, bilim gibi geniş bir alanda kullanılmaktadır. Bizim kavramı kullanma amacımız toplum bilim çerçevesindedir. Yani entegrasyon kavramını, burada sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve hukuki anlamda kullanmaktayız. Bu perspektifle ele alındığında demokratik entegrasyon; Kürtlerin kendi kimlikleriyle ve özgür iradesiyle gerekli anayasal ve yasal düzenlemelerle ulus-devletlere ve Demokratik Cumhuriyete katılmasını ifade eder. Sorunun kalıcı çözümü için Demokratik Entegrasyon kilit bir kavramdır. Olmazsa olmaz kabilindedir. İki tarafın olumlu ve yapıcı yaklaşımları anlamında Pozitif entegrasyon biçiminde de tanımlanmaktadır. Demokratik entegrasyon bütünsel hukuki düzenlemeleri zorunlu kılar.
ULUS-DEVLET+DEMOKRATİK TOPLUM DİYALEKTİĞİ
Demokratik Toplum ile ulus-devlet diyalektiğinde ideolojik, felsefik, sosyal, kültürel, ekonomik, hukuki ve siyasal alanda mücadele içinde olunacaktır. Çünkü uzlaşmanın ve entegrasyonun ideolojik sınırları vardır. Zira iki paradigmanın ve iki ayrı ideolojinin varlığı söz konusudur. Taraflar ideolojik değil politik uzlaşma içinde hareket edecektir. Ama bunun yanı sıra ilişki ulus-Devlet + Demokratik Toplum diyalektiği şeklinde kurulacaktır. Yine buna bağlı olarak Demokratik Entegrasyonda da Hukuk + Ahlak diyalektiği var olacaktır. Demokratik Entegrasyonda bir tarafın egemenliği değil iki tarafın uzlaşısı esastır. İki tarafın, belirlenen hukuki çerçevede birbirinin varlığına saygı göstermesi ortak prensiptir. Fakat iki sistem arasındaki mücadele de siyasi ve hukuki zeminde devam edecektir. Bu mücadele devletin saldırıları sonucu bazen öz savunmaya dayalı gelişebilir. Ulus-devlet bastırma yöntemlerine yönelirse, Demokratik Toplum direnme hakkını kullanacaktır. Demokratik hukukun gelişimi Kürtlerin devlete demokratik katılımını gerçekleştirecektir. Demokratik hukuk; Devletin kendini Kürt varlığına açması, asli unsur olarak devlette temsil edilmesini sağlamasıdır. Demokratik Entegrasyonda Kürtlere düşen; demokratik temelde kendi kimliği ve öz yönetimiyle devlete katılmadır. Burada inkar, asimilasyon ve soykırım anlayışı ile buna karşı gelişen isyan, silahlı mücadele, ret ve ayrılıkçı anlayış son buluyor. Demokratik entegrasyon, söz konusu iki paradigmayı aşan ve bu paradigmaların yarattığı sorunları çözen yaklaşım oluyor. Kısacası; Demokratik entegrasyonda Türk tarafının klasik inkar, katliam, bastırma ve imha politikalarından vazgeçmesi, Kürtlerin de ayrılıkçı, ulus-devlet anlayışını terk ederek Demokratik Cumhuriyet şemsiyesi altında özgürce siyaset yapmasını ve varlığını öz kimliğiyle geliştirmesini ifade ediyor.
Yukarıdaki üç kavramın gelişebilmesi için başta Türk devleti olmak üzere diğer statükocu devletlerin Kürtlere ve diğer halklara dair aha kapsamlı bir reformla demokratik dönüşüme uğratılması gerekmektedir.
Birincisi; İdeolojik olarak Fars, Arap Şövenizmi ve Türkçülük adına tasarlanan ulus-devlet projesine endeksli geliştirilen tek ulus-millet anlayışından vaz geçilecek. Bunun için anayasal değişim zorunludur. Bu boyut, Kürt inkarına, katliamına, kültürel asimilasyon ve soykırımına yol açan Şark Islahat Planı, Takrir-i Sükûn, Çöktürme planı gibi yasaların ve kanunların lağvedilmesini şart kılar.
İkincisi; Kürt varlığının sosyal boyutunu kabul eden düzenlemelerin gerçekleşmesi gerekmektedir. Kürt ulusal geleneklerinin, ulsal renklerinin ve coğrafi adlarının önündeki tüm engellerin kaldırılması gereklidir. Sosyal boyut olarak; eğitim, sağlık ve spor alanları başta olmak üzere Kürtlüğün tüm yaşam alanlarında kendini serbeste ifade etmesi gereklidir.
Üçüncüsü; Coğrafik olarak Kürdistan olgusunun kabul edilmesidir.
Dördüncüsü: Kürt halkını bir azınlık olarak ele almamak. Toplumun ekonomik, siyasi, tarihsel boyutunu göz ardı eden dar kültüralist yaklaşıma indirgememek. Kürtlerin bir halk ve ulus olarak tanınmasını sağlamak ve o çerçevede sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik haklarını tanımak.
Beşincisi: Kürtlerin kendi yerelde öz yönetimlerince kendilerini yönetmelerini sağlayacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi.
Altıncısı; Kürtlerin başta Türkiye Cumhuriyeti devleti olmak üzere kendi kültürü ve kimliği ile katılmasını sağlayacak açılımların gerçekleşmesidir. Kürtler asli yurttaş olarak devletin her kademesinde kendi kimliğiyle ve ana diliyle yer alabilmelidir.
Yedincisi; Kürt halkının asli unsur olarak Kurdistan ve Türkiye’deki ekonomik kaynaklardan faydalanmasını sağlayacak ekonomik düzenlemelerin gerçekleşmesi. Bunun için, özel savaş ekonomisinin bağlı olduğu sömürgeciliğin sonlandırılması gerekmektedir.
Sekizincisi: Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesi açısından, Kürt-Türk barışının ve demokratik birliğinin sadece bir parçada değil tüm bölgede bir model olarak geliştirilmesi yaklaşımının benimsenmesidir.
Dokuzuncusu: Kurdistan’da yüz yıllık sömürgecilik uygulamaları hakim olmuştur. Elli yıllık savaşta yaşanan acıların ve kayıpların kaynağında Türk devletinin sömürgeci uygulamaları temel sebeptir. Kürtler ve diğer halklara uygulanan katliam ve soykırım nedeniyle özeleştiri vermek ve özür dilemek demokratik değişimin ilk iyi niyet adımı olacaktır. Yine savaşta iki taraftan kaynaklanan hata ve eylemler için karşılıklı özeleştiri geliştirmek gerçek barışa gidişin erdemli adımı olacaktır.
Onuncusu; Demokratik çözüm ve kardeşlikte güçlenen Kürt, güçlenen Türk-Arap-Fars anlamına gelecektir. Dolaysıyla devletler her alanda Kürt düşmanlığında vazgeçmelidir. Türk devleti, gerçekten de kardeşlik hukukuna dayalı bir süreci istiyorsa Kürtlerin her yerde zayıflamasını değil güçlü, örgütlü ve öz savunma donanımına sahip olmasını tercih etmelidir. Eğer bunun tersi biçiminde yaklaşıyorsa o zaman kardeşlik ve çözüm diye bir derdinin olmadığını bilmeliyiz. Şimdi olduğu gibi!
TÜRK DEVLETİNİN SÖYLEMİ VE EYLEMİ BİRBİRİNİ TUTMAMAKTADIR
Yukarıda sıralanan ve daha da çoğaltılabilecek olan demokratik çözüm reformları Türkiye Cumhuriyeti devleti için cerrahi müdahale anlamına geliyor. Devlet bünyesinin ve zihniyetinin bu müdahaleyi ne kadar kaldırabileceği belli değildir. Hali hazırda, hukuki dayanağı olmayan ve her an eskiye dönebilecek pratik bazı adımlar dışında bir icraat gelişmemiştir. Devletin söylemi ve eylemi birbirini tutmamaktadır. Kısacası sürecin nereye evrileceği belirsizdir. Sadece iyimserlik yetmemektedir. Politika reel olgularla yürütülür. Veriler sürecin kesintiye uğraması ihtimalini daha yüksek göstermektedir. Demokratik bir çözüm niyeti olmayan Türk devleti, süreci sabote etmek için Rojava’yı bir provokasyon alanı olarak değerlendirmektedir.
TC HİÇ KURUŞ VERMEDEN KÖFTELERİ YEMEYİ HESAPLIYOR
Sonuç olarak; Görüldüğü gibi ‘’şartsız-şurtsuz’’ söylemleri siyaset ve toplum bilimine terstir. Kürt sorunu çok yönlü bir sorundur. Çözümü de çok yönlü olmak zorundadır. İçinde birçok gereklilik, zorunluluk veya şart barındırmaktadır. Kim ne söylerse söylesin toplumsal sorunların doğası böyledir. Bir şey vermeden bir şey alamasın. Taviz vermeden, çözüm yaratamazsın. Toplum bilimi, diplomasi, taktik ve politika sanatı bunu ifade eder. Türk tarafının ‘’hiçbir taviz vermeden sorunu hallediyoruz’’ söylemleri propagandadan ibarettir. Veya çözüm niyetlerinin olmadığını göstermektedir. Bir halkın varlığını kabul etmek ve onunla kardeşlik geliştirmenin hukuku vardır. Eğer samimiyet varsa taviz de verilir, özeleştiri de. Samimiyetin ve adil yaklaşımın ölçüsü özeleştiridir ve kullanılan dildir. Şimdiye kadar Türk devlet sistemi ve ona bağlı basın kuruluşları bunu yapmış değildir. Üç kuruşa beş köfte deyimi vardır. Türk devleti hiç kuruş vermeden köfteleri yemeyi hesaplıyor. Ama o dönem bitmiştir. Türk devleti, bundan sonra yapacağı yanlış hesapların bedelini çok daha ağır bir biçimde ödeyecek bir döneme de girebilir. Dolayısıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci hassas bir dönemden geçmektedir. Barış elini uzatan Türkler oldu. Çünkü tüm kritik aşamalarda olduğu gibi bugünde Türklerin Kürtlere ihtiyacı var. Bu noktada güçlü olan Kürtlerdir. Buna göre pozisyonumuzu cesurca belirleyip şartlarımızı öne sürmemiz gerekiyor.
Kürtlere ve Türkiye halklarına bu tarihi kavşakta sürecin başarıya ulaşması için tüm güçleriyle yüklenmek düşüyor. Demokrasi, barış ve özgürlük güçlerinin daha fazla inisiyatif almaları gerekmektedir. Halklar, ezilenler, sosyalistler ve demokrasi güçleri barışı devletten beklemezler, barışı devletlere dayatırlar. Özgürlük ve demokrasi güçleri halk inisiyatifi tarzında barış cephesi olarak bu sürecin asli gücü haline gelirlerse Türkiye’de barış ve demokrasi gelişebilir. Tarihi fırsatı değerlendirmesi gereken; savaştan, yıkımdan, işsizlikten, yoksulluktan, açlıktan en çok etkilenen emekçi kesimlerdir. Kısacası barış konusunda halkların daha fazla inisiyatif alması gerekmektedir. Bu konuda zayıf kalındığı açıktır. Bir taraftan da Kürtler olarak sürecin iki karakterini hesaba katarak düşünmek ve ona göre hazırlanmak daha doğru olacaktır. Süreç için, mutlaka başarıya ulaşacakmış gibi determinist bir bakış açısına saplanmadan daha realist düşünmek durumdayız. Büyük barış kadar, büyük bir savaşında belki de daha fazla olasılık dahlinde olduğunu bilerek öz savunma örgütlülüğünü güçlendirmek esas belirleyici yön olacaktır.
EDİTÖRDEN





