Ortadoğu, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerine, büyük düşünce akımlarına ve üç semavi dinin doğuşuna ev sahipliği yapmış bir coğrafyadır. Bugün yaşanan savaşlar, çatışmalar ve güç mücadeleleri yalnızca devletlerin değil, milyonlarca insanın kaderini belirlemektedir. Bu nedenle bölgenin geleceği askeri güç, ekonomik çıkar veya hegemonik politikalarla değil; halkların ortak iradesi, demokrasi, adalet ve karşılıklı empati temelinde inşa edilmelidir.
Yahudi halkı, insanlık tarihinin en fazla sürgün, ayrımcılık ve katliam yaşamış halklarından biridir. Antik çağlardan Roma dönemine, Orta Çağ Avrupa’sından İspanya sürgününe kadar defalarca baskıya uğramış; bu acılar 1933-1945 yılları arasında Nazi Almanyası’nın uyguladığı Holokost ile insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden birine dönüşmüştür. Yaklaşık altı milyon Yahudi sistematik biçimde katledilmiş, kadın, erkek, çocuk ayrımı yapılmadan bir halk yok edilmeye çalışılmıştır. Holokost yalnızca Yahudilerin değil, bütün insanlığın ortak vicdan yarasıdır.
1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulması, Yahudilerin bir daha benzer bir felaket yaşamama arzusunun önemli sonuçlarından biri olmuştur. Ancak tarihte büyük acılar yaşamış bir halkın güvenlik arayışı, başka halkların haklarını ve acılarını görmezden gelen bir anlayışa dönüşmemelidir. Tarihin en önemli derslerinden biri şudur: Acı, insanı ya daha vicdanlı ve olgun hâle getirir ya da işlenmediğinde yeni acıların kaynağı olabilir. Bu nedenle tarihsel hafıza, başkalarının acısını anlamaya hizmet etmelidir.
Bir Kürt olarak Yahudi halkının yaşadığı tarihsel trajedilere derin bir empati duyuyorum. Çünkü Kürt halkı da yüzyıllardır inkâr, sürgün, katliam, zorunlu göç ve asimilasyon politikalarına maruz kalmıştır. Dersim, Zilan, Mahabad, Enfal ve Halepçe gibi trajediler Kürt halkının kolektif hafızasında derin izler bırakmıştır. Elbette Holokost ile bu olaylar tarihsel bağlam ve ölçek bakımından aynı değildir; ancak her biri sivillerin ağır acılar yaşadığı insanlık trajedileri olarak ortak vicdanın konusudur.
Bu ortak tarih, Kürtler ile Yahudiler arasında düşmanlık değil, empati ve dayanışma zemini oluşturmalıdır. Her iki halk da uzun yıllar devletsiz yaşamış, kimliklerini, dillerini ve kültürlerini koruyabilmek için büyük mücadeleler vermiştir. Tarih boyunca Kürdistan coğrafyasında yaşayan Yahudi toplulukları ile Kürtler arasında güçlü sosyal ve kültürel ilişkiler gelişmiştir. İsrail’in kuruluşundan sonra birçok Kürt Yahudisi İsrail’e göç etmiş olsa da önemli bir kısmı Kürt kültürüne bağlılığını sürdürmüş, iki halk arasındaki tarihsel bağlar tamamen kopmamıştır.
Antik çağlarda Yahudilerin Asur ve Babil sürgünleri sonrasında yeniden ibadet özgürlüğüne kavuşmaları, Med-Pers İmparatorluğu döneminde mümkün olmuştur. Medler ile Persler arasındaki tarihsel ilişkiler nedeniyle araştırmacılar Medlerin bu süreçte belirleyici katkıları olduğunu dile getirmektedir.
Harranlı Hazreti İbrahim, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın ortak manevi şahsiyetidir. Kökeni konusunda farklı tarihsel tezler ileri sürülmüş olsa da, eldeki veriler onun Kürt olduğunu tescil eder durumdadır. Bu süreçte Harran, Hurilerin denetimindedir. Brahim’den türeyen kelime etimolojik olarak da Kürtçe Bra ‘dan gelir. ‘Bra’, Kürtçede kardeş anlamına gelirken ‘him’ de temel anlamına gelir. Hazreti İbrahim’in adı; kardeşliği, adaleti, misafirperverliği ve ortak yaşamı simgelemektedir.
Bu nedenle günümüzde “İbrahim Anlaşmaları” adının kullanılması, yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda güçlü bir sembolik anlam taşımaktadır. Ancak eğer bu anlaşmalar bölge halklarının tamamını kapsamaz, Kürtlerin, Filistinlilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların ve diğer halkların haklarını dikkate almazsa, Hazreti İbrahim’in temsil ettiği evrensel değerlere uygun bir içerik taşıdığı söylenemez. Hazreti İbrahim’in adı jeopolitik rekabetin değil, adaletin ve barışın sembolü olmalıdır.
Ortadoğu’nun temel sorunları yalnızca devletler arasında yapılan diplomatik anlaşmalarla çözülemez. Kalıcı barış için Filistin meselesi, Kürt meselesi ve bölgedeki diğer halkların kimlik, kültür ve siyasal hakları birlikte ele alınmalıdır. Halkların temsil edilmediği, yalnızca devlet elitlerinin karar verdiği anlaşmalar uzun vadede toplumsal meşruiyet üretmekte zorlanacaktır.
Kürt sorununa yalnızca büyük devletlerin çıkarları doğrultusunda yaklaşılması da kalıcı çözüm üretmemektedir. Geçmişte farklı dönemlerde büyük güçlerin Kürtlerle kurduğu ilişkiler, çoğu zaman kendi stratejik hesaplarına göre değişmiştir. Bu durum Kürt toplumunda derin güvensizlik oluşturmuştur. Aynı şekilde İsrail’in güvenlik kaygıları da ancak bölgedeki diğer halkların güvenliği ve haklarıyla birlikte düşünüldüğünde kalıcı çözüme ulaşabilir.
Bugün Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de ve Ortadoğu’nun birçok bölgesinde yaşanan savaşlar göstermektedir ki askeri yöntemler tek başına kalıcı barış getirmemektedir. Güvenlik kadar adalet de gereklidir. Bir halkın güvenliği başka bir halkın güvensizliği üzerine kurulamaz.
Bunun yanında küresel ölçekte ekonomik ve siyasal güç yoğunlaşmasının da demokratik toplumlar açısından önemli sorunlar yarattığı görülmektedir. Medya, teknoloji, ekonomi ve siyaset üzerindeki yoğun tekelleşme, eleştirel düşünceyi ve demokratik katılımı zayıflatabilmektedir. Farklı görüşlerin kolayca etiketlenmesi ve itibarsızlaştırılması sağlıklı demokratik tartışmayı engellemektedir. Demokrasi ise tam tersine, sorgulayan, eleştiren ve farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği bir ortam gerektirir.
Yahudi halkı tarih boyunca eğitime, bilime, düşünceye, felsefeye, ticarete ve teknolojiye yaptığı katkılarla insanlık uygarlığında önemli bir yer edinmiştir. Aynı şekilde Ortadoğu’nun bütün halkları da insanlık tarihine büyük katkılar sunmuştur. Bu ortak miras çatışmaların değil, birlikte yaşamanın temeli olmalıdır.
Ortadoğu’nun geleceği “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışıyla kurulamaz. Kalıcı barış ancak halkların eşitliğini esas alan demokratik bir siyasal düzenle mümkündür. Önder Apo’nun “Demokratik konfederalizm” olarak adlandırdığı paradigma, farklı halkların kimliklerini koruyarak birlikte yaşayabilecekleri çoğulcu bir modeli savunur.
Gerçek bir barış düzeni; Yahudilerin, Kürtlerin, Filistinlilerin, Arapların, Ermenilerin, Süryanilerin, Türklerin, Farsların ve bölgenin bütün halklarının eşit haklara sahip olduğu demokratik bir Ortadoğu ile mümkün olacaktır. Hiçbir halkın acısı diğerinden daha değersiz değildir. Yahudilerin acısı Kürtlerin de acısıdır; Kürtlerin acısı Filistinlilerin, Arapların, Ermenilerin ve diğer halkların da acısıdır. Empati, ortak hafıza ve karşılıklı saygı, bölgenin en büyük ihtiyacıdır.
Hazreti İbrahim’in mirasına gerçekten sahip çıkmak, onun adını siyasi projelere vermekten çok daha fazlasını gerektirir. Bu miras; halkların birbirini dışlamadığı, farklılıkların zenginlik kabul edildiği, adaletin üstün tutulduğu ve hiçbir insanın kimliğinden dolayı baskı görmediği demokratik bir yaşamı inşa etmeyi gerektirir. Ortadoğu’nun geleceği de ancak böyle bir kardeşlik ve ortak yaşam anlayışı üzerine kurulabilir.
Şiyar ADIYAMAN





