Her zihniyetin beslendiği bir kaynak, yaslandığı bir dayanak vardır. Dolayısıyla bir zihniyetin dile gelmesi, dilde söze dönüşüp ifadeye kavuşması, ifade edildikten sonra eylemsel kılınması birbiriyle bağlantılı olgulardır.
Düşünce neyle beslenirse dil onu söyler. Dil düşünceden kopuk bir organ değildir. Heidegger’in “insan dilde ikamet eden varlıktır” sözü ‘İnsanın yalnızca dili kullanan değil, dilin içinde şekillenen bir varlık olduğunu gösterir. Bu nedenle dil, bireysel bir ifade aracı olmanın çok ötesinde, toplumsal bilincin yeniden üretildiği kültürel bir zemindir.!
Varlığını Kürt halkının yokluğu üzerine inşa eden Türkiye Cumhuriyeti ve kendisini onun kurucu unsuru olarak gören CHP zihniyetinin dili yüz yıl önceki kuruluş kodlarıyla aynı nakaratları söylemeye devam etmektedir. Sadece CHP değil, dillerini Takiyeciliğin aracı haline getiren birçok siyasi parti hala Kürtleri cumhuriyetin asli unsuru ve eşit yurttaşı olarak görmemektedirler. Bilindiği gibi ‘Takiye’ İslam dininde bir Müslümanın zor bir durumdan kurtulmak için İslam’ı inkâr ederek Müslüman değilmiş gibi davranmasıdır. Kur’an Nahl suresinde takiye yapmaya izin vermektedir.
Türkiye siyasetinde Kürt sorununun çözümüne ilişkin ‘Takiye’ yapmak olanca hızıyla devam etmektedir. Kürt halkının varlığını inkâr etmiyormuş gibi görünen, ancak Kürtlerin eşit yurttaş olma haklarını görmezden gelen illüzyonist bir yaklaşım sergilenmektedir. ‘Türk aydınları ve siyasetçileri’ görünüşte Kürtlerin varlığına ve haklarına saygılıdırlar ancak özünde Kürtlerin anadilleriyle iletişim kurmasını, eğitim görmesini bile istemiyorlar. “Kürt halkı bizim kardeşimizdir, Kürtlerle etle tırnak gibiyiz” teranelerini dillerden düşürmezken, Kürt dilini halen TBMM tutanaklarında anlaşılmayan bir dil olarak kayıtlara geçirmekten de utanmazlar.
Tüm bunlar bize şunu göstermektedir Türkiye’de önemli oranda ‘aydın ve siyasetçi’ Kürtlerin özgür olma düşüncesini hazmedememektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarıyla şekillenmiş, “Türklüğü üstün bir varlık, üstün bir ırk ve ulus” olarak zihniyetlerinde konumlandıran bu yapılar dillerini de ırkçı ve faşist söylemlerden arındıramamaktadırlar. Kürtleri kabul ediyormuş gibi görünüp, Kürtlerin en temel haklarını ve değerlerini görmezden gelmek, üstenci iktidar anlayışının dışavurumudur.
Kürt halkı yüz yıldan fazla bir zamandır bu faşist sömürgeci anlayışa karşı mücadele etmektedir. Kürt halkı son elli yıllık mücadele sürecinde varlığını kanıtladı, çok önemli değerler yarattı, kazanımlar elde etti. Kürt halkının yürüttüğü amansız mücadeleyle inkâr ve imha siyasetini parçaladı. Ancak inkâr ve imha politikasının tümden sona erdiğini söylemek için henüz erkendir. Bu durumu önümüzdeki mücadele ve müzakere süreci belirleyecektir.
Önder APO’nun barış ve demokratik toplum çağrısından sonra Türkiye siyasetinde Kürt sorunu yeniden çok yoğun olarak tartışılmaya başlandı. Kürtlerin varlığını Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına karşı bir tehdit olarak algılayan inkârcı zihniyet dilini demokratikleştirmekten ısrarla kaçınmakta, imtina etmektedir. Mevcut iktidar ve muhalefet cephesinde Kürt sorununun nasıl çözüleceğine ilişkin bütüncül bir politika henüz belirlenmemiştir. İçinde Takiye barındıran ‘iyi niyet’ beyanlarını aşmayan ‘ezop’ bir dil, son derece ürkek, içerikten ve içtenlikten uzak bir siyaset dili kullanılmaktadır.
Yüz yıllık sorunu içerikten ve içtenlikten yoksun, demokratik ilkelerden uzak, yüzeysel kimi söylem ve eylemlerle çözmek mümkün değildir. Hem iktidar hem de muhalefet Kürt sorununu temel haklar sorunu olarak görme ciddiyetinden uzaktır. Kürtleri iç siyasetlerinde “kazandır-kaybettir” pozisyonunda tutmak istedikleri anlaşılıyor. AKP, CHP’ye CHP AKP’ye Kürtler üzerinden kaybettirmek istiyor. Her iki anlayış Kürtler üzerinden iktidar olma siyaseti yürütüyor. Böylesi bir durumda hem AKP hem de CHP siyasetinin Kürt halkına ve değerlerine yaklaşımının basit seçim kazanma hesaplarını aşamadığını düşündürüyor. AKP’nin seçim odaklı dar siyasi hesapları CHP’nin yaratığı tarihsel Kürt fobisiyle birleşince ortaya çözüm üretemeyen demokrasiden ve demokratik değerlerden yoksun bir demagoglar korosu çıkıyor. Özgürlük, eşitlik ve demokrasiyi boş vaatlere tat veren birer sos malzemesi olarak kullanan “Şark siyasetçileri” halkların ortak geleceklerini zehirlemek dışında bir şey yapmıyorlar.
“TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” Barış ve demokratik toplum çağrısının mimarı Önder Apo ile görüşme kararı aldığında CHP “İmralı’ya gitmeyeceğini” belirterek Kürtlere ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin tavrını ortaya koymuş oluyordu. Son Kürt isyanının önderini muhatap olarak görmemek, görüşmesine gitmemek eski zihniyette ısrar etmek demektir.
CHP’nin bu tavrını AKP-MHP iktidarına karşı basit bir manevra siyaseti olarak okumak son derece yanılgılı bir yaklaşım olur. CHP, ‘T.C’nin kuruluş kodlarıyla’ uyumlu tarihsel bir refleks göstermiştir. Kendisini cumhuriyetin kurucusu olarak gören partinin kuruluş kodlarına uygun bir tavır aldığı söylenebilir. Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerin inkârı ve imhası üzerinde inşa edilmiştir. On yıllarca Kürtlerin varlığı inkâr edildi, yok sayıldı. ‘Kart-Kurt’ teorisi üzerinden katı bir imha ve inkâr politikası uygulandı. Kürt inkarı sadece CHP’nin değil sonrasında kurulan tüm siyasi partilerin temel politikası haline geldi. Dil, söylem ve eylem bu tez üzerine kurgulandı. Türk toplumu bu tezler üzerinde inşa ve dizayn edildi. Kürtlük “Gul yabani” gibi bir korku paranoyasına dönüştürüldü. Bu temelde ‘Türk aydın ve siyasetçileri’ inkar dilini ve politikasını sahiplendiler.
CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı ile birlikte kendini “liberal, solcu, laik, demokrat olarak adlandıran kesimler düğmeye basılmışçasına Kürt Halk Önderi ve özgürlük hareketine karşı hakaret dili kullanarak saldırmaya başladılar. Bu yaklaşımlar tarihsel zihniyet kodlarından ayrı ele alınamaz. Kürtleri inkâr eden zihniyet kodlarından, tekçi, milliyetçi, üstenci bencil zihniyet ve o zihniyeti her gün yeniden üreten dilden kurtulmadıkça demokratik değişim ve gelişmenin yaşanması zordur.
Demokratik çözüm, değişim ve dönüşüm gerekliliği ertelenemez bir safhaya gelmiştir. “Değişmeyen, değişmeye karşı direnen aşılır” desturundan hareketle zamanın gerektirdiği sorumluluklar ve görevler bir an önce yerine getirilmezse daha büyük felaketlerle karşı karşıya geleceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok.
Hiwa AZAD





