Bugün dünyada olup bitenlere bakınca ilk göze çarpan şey Trump’ın açıklamaları oluyor. Sert konuşuyor, tehdit ediyor, bir gün savaş dili kullanıyor, ertesi gün “görüşmeler sürüyor” diyor. Ama mesele Trump’ın ne dediği değil. Mesele, bu sözlerin hangi aklın ürünü olduğudur. Çünkü bu savaşın görünen yüzü Trump’tır, ama yürüyen akıl İsrail’dir.
Ortadoğu’da yaşanan bu son savaş dalgası tesadüfi değildir. Bu, Körfez Savaşı’ndan bu yana adım adım ilerleyen uzun bir sürecin devamıdır. Irak’ta “demokrasi” adı altında başlayan müdahale, Afganistan’da “terörle mücadele” ile derinleşti ve bugün İran üzerinden yeni bir aşamaya taşındı. Adı konulmasa da bu süreç, uzun süredir devam eden bir dünya savaşıdır. Bu savaşın merkezi ise her zaman olduğu gibi Ortadoğu’dur.
Trump’ın “çok sert darbeler indireceğiz”, “taş devrine döndüreceğiz” sözleri bu savaşın dilidir. Ama aynı anda “görüşmeler devam ediyor” demesi, bu dilin ikinci yüzünü gösterir. Bu yeni bir şey değildir. Bu, Ortadoğu’da yıllardır uygulanan yöntemdir: Önce vur, sonra masaya çağır. Önce yık, sonra yeniden kur. Bu yöntemle ülkeler zayıflatılır, dengeler bozulur ve ardından yeni bir düzen dayatılır.
Bu düzenin en önemli ayağı enerjidir. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve petrol fiyatlarının 100 doların üzerine çıkması bu yüzden önemlidir. Savaş sadece silahlarla yürütülmez, ekonomiyle de yürütülür. Petrol yükseldiğinde sadece devletler değil, halklar sarsılır. Enflasyon artar, hayat zorlaşır, yoksulluk derinleşir. Yani savaş sadece cephede değil, insanların günlük yaşamında da sürer.
Trump’ın “Artık Orta Doğu’ya bağımlı değiliz, Venezuela ile çalışıyoruz” sözleri bu noktada ayrı bir anlam taşır. Bu sadece bir enerji politikası değildir. Bu, Avrupa’ya ve NATO’ya verilmiş açık bir mesajdır. Çünkü NATO içinde ciddi bir çatlak oluşmuştur. Avrupa bu savaşta ABD’nin istediği çizgide durmamaktadır. ABD ise artık eski ittifak sistemine bağlı kalmak istememektedir. Trump’ın NATO’dan çekilmeyi tartışmaya açması bu yüzden sıradan bir çıkış değildir. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin çözülmeye başladığını gösterir.
Ama bütün bu gelişmeleri sadece ABD üzerinden okumak eksik olur. Çünkü bu sürecin yön verici gücü İsrail’dir. İsrail için mesele sadece güvenlik değildir; bölgenin yeniden dizayn edilmesidir. İran’ın zayıflatılması, Suriye’nin yeniden şekillendirilmesi, Lübnan’daki dengelerin değiştirilmesi… Bunların hepsi aynı stratejinin parçalarıdır. Bu yüzden bu savaşın merkezi İsrail’dir.
Bugün bölgede yaşanan her gelişme bu stratejiyle bağlantılıdır. HTŞ gibi yapıların bir anda meşru hale getirilmesi, bazı güçlerin bir gün “terörist” ilan edilip ertesi gün kullanılabilir hale gelmesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Çünkü bu sistemde ilke yoktur, çıkar vardır. Ve çıkar neredeyse siyaset oraya yönelir.
Bu noktada İran önemli bir yerde durmaktadır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sadece bir rejimi zayıflatmak için değildir. Amaç, kontrol edilebilir bir İran yaratmaktır: Bütünlüklü ama bağımlı, güçlü ama yönlendirilebilir bir sistem. İran’ın içeride yaşadığı krizler, toplumsal tepkiler ve siyasal çözülme bu süreci hızlandırmaktadır. Bu yüzden İran sadece bir ülke değil, bu savaşın kilit noktalarından biridir.
Bu süreç Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. İran’ın zayıflaması, İsrail’in güçlenmesi ve ABD’nin bölgedeki etkisinin artması yeni bir denge yaratacaktır. Türkiye bu denge içinde ya bu sisteme uyum sağlayacak ya da daha büyük bir baskı ve sıkışma yaşayacaktır. Bu yüzden bu savaş sadece sınırların ötesinde yaşanan bir gelişme değil, bölgenin tamamını etkileyen bir süreçtir.
Çin ve Rusya ise bu süreci doğrudan müdahil olmadan izlemektedir. Ama bu pasif bir durum değildir. Bu güçler, ortaya çıkacak yeni dengelerden en fazla nasıl yararlanacaklarını hesaplamaktadır. Yani savaş sadece cephede değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik hesaplarında da sürmektedir.
Bütün bu tablo bize şunu açıkça göstermektedir: Bu savaş sadece askeri bir çatışma değildir. Bu, yeni bir düzen kurma savaşıdır.
Enerji hatlarının, ittifakların ve siyasi dengelerin yeniden şekillendirildiği bir süreçtir. Ve bu süreçte halklar sadece izleyen değil, doğrudan etkilenen konumdadır.
Ama burada asıl mesele, Bu savaşın gerçeğini nasıl okuyacağız?
Eğer sadece Trump’ın sözlerine bakarsak, sadece görünenle yetiniriz. Eğer sadece tek tek gelişmelere bakarsak, parçaları görürüz ama bütünü kaçırırız. Oysa bu süreci anlamak için merkezini görmek gerekir. Ve o merkez, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesidir.
Bu yüzden bugün yaşananları doğru anlamanın ilk şartı, bu savaşın bir bütün olduğunu kavramaktır. Parça parça değil, tek bir stratejinin farklı adımları olarak görmek gerekir. Ancak o zaman bu sürecin nereye gittiği anlaşılabilir.
Tam da bu noktada, Rêber Apo’nun yıllardır yaptığı tespit yeniden anlam kazanıyor: Körfez Savaşı’ndan bu yana süren süreç, aslında bir Üçüncü Dünya Savaşı’dır ve en yoğun olarak Ortadoğu’da yürütülmektedir. Bu savaş sadece askeri değildir; siyasal, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla yeni bir düzen kurma savaşının kendisidir.
Bu yüzden mesele sadece savaşı izlemek değildir.
Mesele, bu savaşın içindeki yönü görebilmektir.
Çünkü yönünü kaybedenler sürüklenir.
Yönünü bulanlar ise yeni bir yol yapar.
Ahmet AĞAÇ





